26 Mayıs 2017 Cuma

Doğru bildiğimiz beslenme piramidi değişiyor

Doğru bildiğimiz beslenme piramidi değişiyor

Bugüne kadar karşımıza çıkan besin piramidi gerçekten de sağlık açısından bizleri doğru mu yönlendiriyor? 

Kişiye özel hazırlanan ve doktor kontrolünde uygulanan metabolic balance®, vücudun enerji ihtiyacının yüzde 40'ının karbonhidratlardan, yüzde 30-35'inin yağlardan, yüzde 20-30'unun ise proteinlerden karşılanacağı, ihtiyacımız olan proteinin, vitamin ve minerallerin tamamını içerecek, enzim ve hormonların en ideal düzeyde olmasını sağlayacak bir beslenme önerisi sunuyor ve beslenme piramidini baştan aşağı değiştiriyor!

Beslenme piramidi gıda seçiminde yol gösteren bir rehber olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Sağlıklı beslenmek, kilo kontrolünü sağlamak ve metabolik hastalıklara yakalanmamak için bize "doğru besinlerin" seçimi konusunda yol gösteren bu piramit gerçekten de sağlık açısından bizleri doğru mu yönlendiriyor? Yaygın olarak kullanılan klasik beslenme piramidinin tabanında yer alan, yani sıklıkla tüketmemiz gerektiği ileri sürülen gıdalar, tahıllar! Yani temel besin maddemizin tahıl olması gerektiği iddia ediliyor. Piramidin ikinci sırasında ise, vitamin ve mineralden zengin olan meyve ve sebzeler yer alıyor. Et, süt, tavuk, balık, peynir, yumurta, baklagil gibi proteinler ise ancak piramidin üçüncü katında yer bulabiliyor. Piramidin tepe noktasında, yani en az tüketilmesi gereken besinler bölümünde ise yağ ve şeker yer alıyor. Bu piramit elbette rastgele oluşturulmadı. Vücudun enerji ihtiyacının en az yüzde 55-60'ının karbonhidratlardan alınması gerektiği tezi üzerine hazırlandı. Bu teze göre tüketmemiz gereken yağ yüzde 25-30, protein ise yüzde 15-20 civarında bulunuyor.

Dünyada, otuzu aşkın ülkede yaygın olarak kullanılan, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs'ta ise 2009'dan itibaren yüze yakın tıp doktoru tarafından danışanlarına sunulan "metabolic balance®" beslenme programı, bu klasik beslenme piramidini çoktan rafa kaldırdı bile. En yeni bilimsel bilgilerle ve diyetlerde kullanılan kalori hesabının dışında, metabolizmanın hormon ve enzimlerinin çalışma mekanizmasını da dikkatle ele alarak hazırlanan bu yeni beslenme piramidine göre, yeterince içilmesi gereken (kg başına 35 ml) suyla birlikte, meyve, sebze, sağlıklı yağlar, kabuğuyla haşlanmış patates ve glisemik indeksi en düşük, lif yapısı sindirim sistemi için en uygun olan çavdar ekmeği ilk basamakta yer alıyor.

Burada ilk dikkat çeken, klasik piramitte ikinci sırada yer alan meyve ve sebzelerin ilk basamakta, temel besin maddeleri arasında bulunması. Kepekli un, buğday unu, kepekli ekmek, bulgur gibi karbonhidratlar ise piramidin üstlerinde, ancak üçüncü sırada yer alabiliyorlar.

Yağlar gerçekten sağlıklı mı?
Peki her zaman korkulan, kalorisinin yüksekliği nedeniyle kiloya neden olduğu ileri sürülen ama yapılan tüm klinik çalışmalarda ne kiloyla ne de kalp damar hastalıklarıyla ilişkisi bulunmadığı ortaya çıkmış olan (margarin gibi trans yağlar dışındaki) sağlıklı yağlar için ne söyleyebiliriz? Yağ, hangi gerekçeyle şeker kadar tehlikeli görülüyor ve çok az tüketilmesi gerektiği iddia edilerek klasik besin piramidinin en üstünde, en riskli bölümde yer alıyor? metabolic balance® beslenme piramidi, sağlıklı yağlara da hak ettiği değeri veriyor ve yağları temel besin maddeleri arasına alıyor.

Temel besin maddelerimizden ve vücudun yapıtaşlarından olan proteinler ise, kalorileri yüksek olduğu gerekçesiyle klasik beslenme piramidinin ancak üçüncü basamağında kendilerine yer bulurken, metabolic balance® beslenme programı proteinleri de hak ettiği yere taşıyor, ikinci basamağa taşıyor.

Bu farklılık neden kaynaklanıyor?
Nasıl oluyor da bu iki beslenme piramidi arasında bu denli önemli bir fark oluşuyor? Nedeni basit: İnsan metabolizmasını bir bütün olarak görmeyip, hormonların nasıl çalıştığını, enzim yapılarını göz ardı ederek kilonun sadece fazla kaloriden kaynaklandığı yanılgısına düşüldüğünde, kalorisi en düşük gıdalar, yani tahıllarla beslenilmesi önerilip kalorisi nispeten yüksek olan protein ve yağa beslenmede daha az yer vermeye çalışılıyor. Oysa fazla kilo bir enerji, yani kalori sorunu değil, bir depolama sorunudur. Vücutta yağın depolanmasına neden olan ise insülin yüksekliğidir. Kaloriden kaçmak için insülin seviyesini yükselten tahıllar, temel besin maddesi olarak kullanıldığında kandaki insülin seviyesini gereksiz yere yükselmiş olmakla birlikte protein ve yağa oranla daha hızlı sindirilen karbonhidratlar ağırlıklı olarak tüketildiği için sıkça acıktırıyor. Böylece ara öğün yapmak zorunda kalındığı için yine insülin salgılanmasına neden olunuyor. Sürekli yüksek insülin düzeyi demek; vücutta yağlanma ve metabolik hastalıklara yakalanma riskini arttırmak demektir.

Önce tedavi sonra saç ekimi

Önce tedavi sonra saç ekimi

Organik Saç ekimi son dönemlerin en etkili saç ekimi yöntemleri arasında yer alıyor. Kimlerin organik saç ekimine uygun olduğu ve kimlerin organik saç ekiminden faydalanamayacağını ise, tekniğin bulucusu Estetik Plastik Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bülent Cihantimur açıklıyor.

"Organik Saç ekimi üzerinde kapsamlı araştırmalar ve ARGE çalışmaları yaptık ve sonrasında halkımıza sunduk. Saç dökülme ve kellik sorunu yaşayan pek çok insan var ve bunların her birinin hikayesi, tetikleyici sebebi birbirinden farklı.

Sorunun neden kaynaklandığını tespit etmek ve Organik Saç ekimine uygun bir aday olup olmadığına karar vermek için, ön görüşme ve muayene yapılması gerekiyor" diyen Op. Dr. Bülent Cihantimur, Organik Saç ekimi uygulamasına uygun hasta profillerini anlattı: "Eğer hastamızın genetik yatkınlığından dolayı kellik sorunu varsa, saç dökülmesine karşı farklı terapiler denemesine rağmen sonuç alamamışsa, kel ve seyrelmiş saçlarından kurtulup, daha aktif ve genç bir görüntü istiyorsa ve tüm bunların altında saç dökülmesini tetikleyici kronik bir hastalığı yoksa Organik Saç ekimi yaptırabilir".

Egzama, Saçkıran, Liken ve Nekroz hastaları
"Saçlı bölgede en çok rastlanılan egzama, saçkıran gibi sorunlar da bölgesel olarak saçların dökülmesine neden olur" diyen Cihantimur, bu hastaların Organik Saç ekimi için öncelikle tedavi olmaları gerekiyor açıklamasında bulundu. " Eğer hastamızın saçlı dokusunda herhangi bir deri hastalığı varsa, tedavi edilmesi şarttır.

Tedavi sonrasında Organik Saç ekimi yapılabilir. Ama öncelikle mutlaka tedavi aşamasının atlatılmış ve derinin iyileşmiş olması gerekir" dedi ve ekledi: "Ayrıca bir başka klinikte saç ektirmiş ve kafatasında liken ya da nekroz oluşmuş hastalar da bize geliyor. Bu tarz sorunları olan hastalarda ise, deriyi tedavi ediyoruz ve yeniliyoruz. Çünkü saçın tutunabilmesi için öncelikle liken ve ya nekroz oluşumuyla kalitesiz hale gelmiş ve yağı azalmış bölgenin mutlaka tekrar yağlandırılması gerekir. Kısaca önce tedavi planlamasını yapıyoruz, deri makul hale geldiğinde de Organik Saç ekimini uyguluyoruz".

Kemoterapi hastaları ve Organik Saç ekimi

Radyoterapi veya kemoterapi sebebiyle saçları dökülen hastalar için de bilgi veren Op. Dr. Bülent Cihantimur "Kemoterapi veya radyoterapi görmüş hastalarda herhangi bir sonuç alınamaz maalesef. Donör bölge yani mevcut bir saç kökü alanı yoksa Organik Saç ekimi ya da PRP gibi başka bir protokol tavsiye edilemez. Organik Saç ekiminde yeni bir kök oluşumuna fayda sağlamıyoruz, mevcut zayıflamış, yağdan mahrum kalarak cansızlaşmış saç köklerini Yağ Transferi ile tedavi ediyoruz "dedi.

Damgalanma korkusuyla hastalığı saklıyorlar!

Damgalanma korkusuyla hastalığı saklıyorlar!

Kişinin düşünce, algılama ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen şizofreni, bireyi olduğu kadar hasta yakınlarının yaşamını da olumsuz etkiliyor. Özellikle damgalanma korkusunda tedirginlik yaşayan aileler enerjilerinin önemli bir kısmını hastalığı gizlemeye harcıyor. Hasta yakınlarının kendilerini suçlu hissettiğine dikkat çeken uzmanlar, psikolojik desteğin önemine işaret ediyoror.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi'nden Uzman Klinik Psikolog Ecem Erkin, şizofreni hastalarının sürekli ailelerinin bakım ve desteğine ihtiyaç duyduğunu söyledi.
"Şizofreni hastalığı, kişinin düşünce, algılama ve davranışlarını olumsuz yönde etkileyen, buna bağlı olarak hastanın rollerini yerine getirmede zorluk yaşamasına sebep olan bir rahatsızlıktır" diyen Ecem Erkin, "Bu hastaların çoğu aileleri ile birlikte yaşamakta ve aileler ise bu bakım veren rolünü, herhangi bir destek almadan yerine getirmektedir. Ancak kronik ruhsal hastalıklar, hastanın olduğu kadar ailenin de yaşamını olumsuz etkilemektedir" dedi.

Şizofreni ile ilgili yaklaşımlar değişti

Şizofreni hastalığı ile ilgili yaklaşımların zaman içinde büyük değişim gösterdiğini belirten Ecem Erkin, özellikle aile faktörü ile ilgili bakış açısının büyük bir dönüşüme uğradığını ifade ederek şunları söyledi:
"Şizofreni hastalığına neyin sebep olduğu araştırılırken en çok aile üzerinde durulmuştur. Çoğu araştırmacı aileyi, şizofreni hastalığının sebebi olarak görmüştür. Ancak 1950'li yıllarda antipsikotik ilaçların keşfedilmesiyle birlikte artık depo hastaneler kapanarak, şizofreni hastalarının toplum içine karışmaları olanak haline geldi. Bu tarihten sonra ise aileyi hastalığın sebebi olarak gören bakış açısı yerini, aile tutumlarının hastalığın seyrini nasıl etkilediğine bıraktı. Aile, hastalığın sebebi olarak damgalanmaktansa hastaların tekrar rehabilite edilme süreçlerine dâhil edilmiştir."

Ülkemizde şizofreni hastalarının aileleriyle yapılan çalışmaların, hasta yakınlarının aile yaşantılarında çatışmalar ve duygusal sorunların yanı sıra hastanın bakımı ve terapisi konusunda maddi yüklerle karşılaştıklarını gösterdiğini belirten Erkin, "Şizofreni hastalarının çoğu, hastane yatışı sonrasında aileleriyle birlikte yaşamaktadır, bu nedenle aile ortamındaki ilişkiler ve duygu dışavurumunun şizofreni hastalarında hastalığın tekrarlamaması ve yeniden hastane yatışını önleme açısından önem taşıdığını düşünülmektedir" diye konuştu.

Aileler suçluluk duygusu yaşıyor

Şizofreni hastalarının ailelerinin ruhsal hastalığı olan bir üyeye sahip olmakla suçlanma, utanma ve hastalığın kaynağı olma gibi duygular yaşadığını belirten Ecem Erkin, "Çocuklarının hastalığının, toplum tarafından iyi anne babalık yapmamaktan kaynaklandığı şeklinde yorumlanacağını düşünürler, topluma karşı utanılacak bir özellikleri olduğu algısı ortaya çıkar. Bunun utanılacak bir durum olduğuna karar verildikten sonra ise bunun gizlenmesi eğilimi ortaya çıkar. Aileler enerjilerinin önemli bir kısmını hastalığı gizlemeye harcayabilir. Suçlanma, utanma gibi duygularla aile kendisini toplumsal ilişkilerde kısıtlar ve böylece ailenin kendi kendini damgalaması sonucu ortaya çıkar" şeklinde konuştu.

Aileye psikoeğitim verilmeli

Aileye hastalık hakkında anlaşılır bir dilde psikoeğitim verilmesi gerektiğini belirten Uzman Klinik Psikolog Ecem Erkin, şu tavsiyelerde bulundu:
"Bu eğitim, hasta yakınlarının hastayla ilgili beklentilerinin daha gerçekçi düzeyde olabilmesini, duygusal ve maddi yükün azaltılmasını sağlar. Destekleyici ve eğitici uygulamalar ise ailenin zorlanmasında, öfke ve depresif belirtilerinde azalmaya sebep olmaktadır. Aileler, hastalarıyla daha fazla ilgilenebilmek için eski sosyal ortamlarından uzaklaşabilirler, hastaya daha korumacı şekilde davranabilirler. Bu durum; hem kendilerini daha çaresiz ve depresif duruma sokabilirken, aynı zamanda hastanın da kendilerine daha fazla bağlanmalarına sebep olur. Aile eğitimleri; bu tarz yanlış yaklaşımların düzeltilmesi hususunda önemlidir."

Ecem Erkin, kronik ruhsal hastalıkların rehabilite edilme sürecinde en önemli unsurun ise hasta, hasta yakını ve tedavi ekibi arasındaki işbirliği olduğuna dikkat çekti.

Çocuklara 8 sağlıklı atıştırmalık

Çocuklara 8 sağlıklı atıştırmalık

Yere düşüp ağladığında mutlu olsun diye eline verilen kraker, yemeğini bitirmesi şartıyla ödül olarak sunulan tatlı, arabada huzursuzlanmaması için çikolata, kendimizi sevdirmenin vazgeçilmez yolu olarak gördüğümüz şeker derken aslında aslında çocuklarımızı abur cubura ve hazır paketli atıştırmalıklara büyükler olarak bizler alıştırıyoruz; oysa büyük bir yanlış yapıyoruz! 

"Peki çocuk hiç mi atıştırmalık yemeyecek?" diyorsunuz şüphesiz; elbette yiyecek. Acıbadem Maslak Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz "Büyükler çocukları mutlu olsun diye onları atıştırmalıklara alıştırdıkça, yemek onlar için artık bir ihtiyaç değil alışkanlık haline geliyor ve bu da obezite riskini artırdığı gibi kalpten kansere birçok hastalığa zemin hazırlayabiliyor.

Atıştırmalıkları çocuğumuzun olabildiğince az ve yerinde tüketmesini öğretmeli ve hazır ürünler yerine evde kendimiz hazırlamalıyız" diyor. Dr. Neslihan Korkmaz, evde çocuklar için hazırlanabilecek 8 sağlıklı atıştırmalığın tarifini verdi.

• Elma cipsi
2 adet elma, yarım limon, tarçın. Elmaları incecik dilimleyin. Üzerlerine 1-2 damla limon suyu damlatarak parmağınızla yüzeyine yayın. Limon elmaların kararmasını önleyecektir. Yağlı kağıt serdiğiniz tepsiye dizin ve üzerine tarçın serpin. 100 derece fırında 1 saat tutun. Tercihen gece yapın elmalar tüm gece fırında kendi kendine soğuyan fırında kalırsa çıtır çıtır olur.

• Muz cipsi
2-3 adet olgun olmayan muz,1-2 limonun suyu. Muzları aynı ebatlarda olacak şekilde doğrayın ve yağlı kağıt serili tepsiye birbirlerine değmeyecek şekilde dizin. Üzerlerine kararmamaları için limon suyunu gezdirin. 100°C fırında 1 saat kadar pişirin. Tercihen gece yapın. Muzlar tüm gece kendi kendine soğuyan fırında kalırsa çıtır çıtır olur .

• Yulaflı elmalı Crumble
2 adet elma, 4-5 yemek kaşığı yulaf ezmesi, 1/4 bardak kuru çekirdeksiz üzüm, yarım bardak su, 1/4 bardak dövülmüş ceviz, 1 çay kaşığı toz tarçın, tercihe bağlı 1 yemek kaşığı tereyağı.
1-2 saat önceden üzümleri suya koyun. Elmaları soyup çekirdeklerini temizledikten sonra ince dilimleyin, tarçını ilave edin. Fırınınızı 180 derecede ısıtın. Küçük bir borcama elmaları yayın. Bir kabın içerisinde rondolanmış yulaf ezmesi, dövülmüş cevizi, üzüm ve su ile tercihe bağlı tereyağını birbirine yedirin ve borcamın içerisindeki elmaların üzerine paylaştırın. Önceden ısıtılmış fırında 10-15 dakika civarında yulafların üzeri kızarıp kıtır bir hal alıncaya kadar pişirin. Ilıkken servis edin. Crumble yazları vişne, şeftali veya kayısı ile de yaparsanız çok lezzetli olur.

• Muzlu Smoothie
2 adet muz, 2 su bardağı yoğurt, 2 yemek kaşığı dolusu bal. Blendıra önce yoğurdu, muzu, balı katıp karıştırıyoruz. Dilerseniz içine buz katıp tekrar karıştırıyoruz. Kıvamı boza gibi olmalı. Bunu diğer meyveleri kullanarak da yapabilirsiniz. Çilek, böğürtlen ve şeftali de çok lezzetli oluyor.

• Bal kabağı tatlısı
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz "Kış aylarının bu sağlıklı atıştırmalığını 2-3 dilim bal kabağı ve 2 yemek kaşığı organik pekmez ile hazırlayabilirsiniz. Bal kabağını iki parmak kalınlığında dilimleyin, pişirme kağıdına sarın. Önceden 200 derecede ısıtılmış fırında 30-40 dakika yumuşayana kadar kalsın. Çıkardıktan sonra soğuyunca üzerine pekmez döküp servis edin" diyor.

• Yulaflı muzlu kurabiye
2 su bardağı yulaf, 2 yemek kaşığı yulaf kepeği, 3 muz, 1 yemek kaşığı kuru üzüm, yarım bardak dövülmüş ceviz. Fırını 180 dereceye ayarlayın, yulafın yarısını rondodan un kıvamına gelinceye dek çekin. Muzları çatal yardımıyla pürüzsüz bir kıvama gelene kadar iyice ezin. Sıcak suda yumuşattığınız üzümleri doğrayın. Geniş bir kâseye yulafın tamamını, yulaf kepeğini, muzu, üzümü, cevizi bir kaşık yardımı ile tamamen karışıncaya dek karıştırın. Yağlı kağıt serilmiş bir fırın tepsisine kaşıkla küçük küçük kurabiye hamurunu porsiyonlayın ve 15 dakika üzeri kızarıncaya dek fırınlayın. Fırından çıkardıktan sonra 15 dakika kadar oda sıcaklığına gelmesini bekleyin ve sonra servis edin.

• Hurma ezmesi
20 tane hurma, yarım su bardağı ceviz, yarım su bardağı rendelenmiş hindistan cevizi. Hurmalar çekirdeklerinden ayrılıp yıkanır ve robotla püre haline gelen hurmalara ceviz ilave edilip tekrar robottan geçirilir. İyice birbirine karışan hurma ezmesi ve ceviz streç film ile sucuk gibi sarılır. Buzlukta iki saat bekletildikten sonra servise yakın çıkarılıp hindistan cevizine bulayarak istenilen şekilde kesilir.

• Lavaş ekmeğinden cips
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Neslihan Korkmaz, "5-6 yaprak orta boy lavaşı, 1/4 çay bardağı sıvı yağ, karabiber, toz kırmızıbiber, kekik, zerdeçal ve damak zevkinize göre istediğiniz baharatlarla cips olarak hazırlayabilirsiniz. Lavaşlar önce şeritler halinde sonra da her bir şerit üçgen şekilde kesilir. Bir kasede yağ ve baharatlar ile karıştırılır. Yağlı kağıt serili tepsiye yayılan lavaşlar 250 dereceye ayarlanmış fırında ara sıra karıştırmak suretiyle 8-10 dakikada pişirilir. Bu tariflerin sayısını kendi tecrübelerinizle artırabilir ve çocuklarınıza sağlıklı ara öğünler yaratabilirsiniz " diyor.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Dünyanın en iyi ve ucuz ilacı olmaya aday!

Dünyanın en iyi ve ucuz ilacı olmaya aday!

Son yıllarda doktorlar acı biberi romatizmal ağrıları dindirmek şekeri düşürmek ya da damar sertliğini önlemek amacıyla kullanmaya başladılar. 

Özellikle şeker hastalarının ayaklarında görülen yanma gibi ıstırapları dindirmede eşsiz bazı özellikleri nedeniyle bazı toplumların zaten binlerce yıldır ağrıyı dindirmek için kullandığı acı biber, güncel tıpta da hak ettiği yeri ve saygınlığı almaya başladı.

Acı Yemek Sağlıktır!
Acı biberin özü olan ''capsaicin'' beynin endorfin salgılamasına yol açar. Bunlar doğal ağrı kesicilerdir ve vücutta bir mutluluk-iyilik halinin oluşmasını sağlarlar. Sinirlerin yumuşaması ile salgılanan endorfin vücutta ağrı kesici etki yapar. Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı; Sürülerek uygulanan acı biber özü, romatizmal eklem hastalıklarına bağlı artrit, fantom ağrıları, tendonit, miyalji ve zonada kullanılmaktadır. Yine acı biber özü ile yapılan ağız yıkama solüsyonları ve burun spreyleri diş ağrısı, bronşit, astım ve migren için reçete edilmektedir. Burun spreyleri kronik burun akıntılarını durdurur hapşırma ve konjesyonu azaltır.

Acı biber, sindirime yardım eder, iştah açıcıdır ayrıca kanda şeker ve kolesterolü azaltır ve kanın pıhtılaşmasını engeller (Kanı inceltir). Dedi.

Acı Biber Dünyanın En İyi Ve Ucuz İlacı Olmaya Aday!
Dr. Bölükbaşı; Acı, şeker hastalığında görülen ayak yanmalarında çok yararlıdır, diyerek devam etti: Akşamları az miktarda yanan yerlere sürüldüğünde ilk üç gün önce yanmayı artırıyor gibi görülse de, uygulamaya devam edildiğinde yanmayı geçirir ve ferahlık sağlar.

Sedef hastalığında merhem şeklinde uygulama çok yararlıdır. İçerisinde bulunan C vitamini ve beta karoten maddeleri sayesinde acı biber vücuda direnç sağlar ve dayanıklılığı artırır. Bu sayede gribe karşı vücudu bir kalkan gibi koruma altına alır.

Yapılan araştırmalar sonucunda acı biberin trigliseritlerin düşmesinde önemli rol oynadığı görülmüştür. Tüm bu özellikleri ile acı biber, dünyanın en iyi ve ucuz ilacı olmaya adaydır.

Acı Biber Tüketin! Mikropları Öldürün!
Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı; ''Acı biberin içerisinde bulunan beta karoten, antioksidan ve C vitamini sayesinde vücudu kanser ve kalp krizine karşı da koruma altına aldığı yapılan araştırmalar ile ortaya konuldu, '' dedi.

Acı biber yenildiğinde vücutta dolaşımı hızlandırır. Bu sayede felç riskine karşı da koruma sağlar. Acı biberin midede mikropları öldürme özelliği vardır. Ülser gibi mide rahatsızlıklarına sebep olan mikropları öldürmek için acı biber tüketebilirsiniz. İştah açıcı özelliği herkes tarafından bilinmektedir. Bu dezavantaj gibi görünse de acı biberin metabolizma hızlandırma ve kabızlığı önleme etkisi daha fazladır. Bu sayede zayıflatıcı özelliği vardır. Ayrıca vücuttaki yağı yakma özelliği de bulunur. Lifli bir yapıya sahiptir. Gün içinde 1 tane yiyeceğiniz acı biber kabızlık sorununu önler.

Acı Biber Tüketirken Dikkat Etmeniz Gereken Husus!
Dr. Bölükbaşı; ''Acı biber görüldüğü gibi birçok faydası bulunan bir besindir. Fakat her besin gibi aşırı tüketiminde bazı dezavantajları ortaya çıkmaktadır. Aşırı tüketildiğinde hemoroid ve ülser gibi hastalıkları tetiklemektedir. Acı biber esansından yapılan krem gibi ürünler de mutlaka hekim önerisi alınıp, kullanılmalıdır. Sınırlı ve düzenli şekilde kullanarak, siz de vücudunuzda mucizeler yaratmasına izin verebilirsiniz, '' açıklamasını yaptı.

Cinsel ilişki kâbusa dönüşmesin!

Cinsel ilişki kâbusa dönüşmesin!

Cinsel ilişki sırasında ''orgazm baş ağrısı'' yaşayanların sayısı oldukça fazladır.. Baş ağrısı; ilişki sırasında ya da orgazm ile ortaya çıkabilir. Bu baş ağrıları iyi huylu, olabilir çok nadiren tehlikeli durumlara da yol açabilir. 

Okan Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Bölükbaşı orgazmik başağrısı konusunda sık sorulan, çeşitleri, etkileri nelerdir, cinsel ilişki ile baş ağrısı yaşayanlar ne yapmalıdır? Sorularını cevapladı.

Orgazmik Başağrısı Nedir?
Cinsel ilişki sırasında görülen bir başağrısı türüdür. Tıpda "coital cephalgia" ya da "orgazmik başağrısı" olarak bilinir. Cinsel ilişkinin ön sevişme dönemi ya da daha sıklıkla orgazm döneminde görülür. Başlangıçta künt bir ağrı iken orgazma yakın dönemde keskin bir ağrı şeklinde hissedilebilir. Hastanın yaşadığı korku ve ağrının şiddeti, ilişkiden kaçınmasına yol açabilir. Masturbasyon ve boyun ya da yüz kaslarının ani kasılmasına neden olan olaylar da, bu tür ağrıları tetikleyebilir.

Kimlerde Görülür?
Hem erkek hem de kadınlarda görülebilir ancak erkeklerde rastlanma sıklığı daha fazladır. Hastalar utandıkları için bu şikâyetlerini hiç dile getirmediklerini belirttiler. Bu nedenle önceden bu hastalığın görülme sıklığı olarak bildiğimiz % 1 oranından biraz daha fazla sıklıkta görüldüğünü düşünüyoruz.

Tehlikeli mi?
Bu tür ağrılar, migren türü başağrılarının yakın akrabasıdır. Ancak nadiren bir beyin damar yırtılması bu tür ağrılara (ilk dakikalarda) yol açabilir. Kafa ya da beyin içinde kan birikimi gelişebilir ki bu durum ani ölüm nedenleri arasındadır. Cinsel ilişki başağrısı tanısı konulan hastalarda; bu duruma yol açabilecek diğer ölümcül nedenleri bertaraf edebilmek için, hiç olmazsa bir kez beyin MR incelemesi yapmak gerekir. Yine de zeminde ölümcül bir sorun bulunması olasılığı oldukça düşüktür.

İleri İnceleme Gerekir mi?
Cinsel ilişki başağrısının beyin kanaması ya da beyin damar yırtılması gibi ölümcül bir sorunun işareti olup olmadığının anlaşılması için MR ile beyin ve beyin damarlarının incelenmesi tıbben gereklidir. Hastalar tanının doğrulanması için bir nöroloğa başvurmalıdır.

Tedavi Mümkün mü?
Tedavisi oldukça basit ve ucuzdur. Migren kriz tedavisinde kullanılan ilaçlarla kolaylıkla yapılabilir. Bazı hastalarda ağrı orgazmdan hemen sonra olur ve birkaç saat dinlenme ile geçer. Nadiren, üç dört gün düşük şiddette devam ettiği görülebilir.

Gençlik aşısı ile doğal güzellik

Gençlik aşısı ile doğal güzellik

Bir bebeğinki kadar yumuşak, nemli bir ten; pürüzsüz doku; sıkı, gergin ve ışıltılı, kısacası genç bir cilt. 

Dr. Levent Türbedar tarafından Özel Dermamed Poliklinikleri'nde gerçekleştiren Gençlik Aşısı tedavisiyle cilt kendi kendini iyileştirmeye teşvik ediliyor.

IAL Sistem olarak da bilinen Gençlik Aşısı; deriyi nemlendirmeyi ve derinin esnekliğini artırmayı hedefleyen, teni canlandıran, adeta gençliğine döndüren bir enjeksiyon tedavisi. En önemli özelliği cildin tazeliğini doğal yollarla koruması.

Gençlik Aşısı cilt rejüvinasyonu sağlayan; cildi gençleştiren bir enjeksiyon tedavisi. Yüz, boyun ve dekolte bölgesindeki geniş alanlara uygulanıyor. Kırışıklıkları dolgularla doldurmak yerine deriyi içeriden iyileştiriyor; cildi nemlendiriyor, esnekliğini artırıyor; canlandırıp adeta gençliğine döndürüyor. Bu tedavinin en önemli özelliği ise cildin tazeliğini doğal yollarla koruması.

GENÇLİK AŞISI (IAL SİSTEM) CİLDİ NASIL İYİLEŞTİRİYOR
Gençlik Aşısı (IAL Sistem) deri dahil olmak üzere vücudun birçok yerinde bulunan doğal bir kimyasal olan hyalüronik asidin bir türünden oluşuyor. Ciltte hücresel fonksiyonları sürdürmek gibi önemli bir görevi olan hylarüronik asit cildin kendi kendini tamir etmesi açısından da hayati değer taşıyor.

Kolajenlerle lifler arasındaki boşlukları dolduran jöle benzeri bir madde olan hyalüronik asit, kandaki temel maddelerin canlı deri hücrelerine taşınmasını sağlayan bir mekanizma oluşturuyor; suyu tutarak deriyi nemlendiriyor; mekanik ve kimyasal hasarlara karşı bir tampon ve kayganlaştırıcı işlevi görüyor.

Ancak vücudumuzda bulunan hyalüronik asit 18-20 yaşlarından itibaren azalmaya başlıyor. Yaş almayla birlikte kişi güneş ışınlarına maruz kaldıkça hyalüronik asit üretimi iyice azalıyor. Hyalüronik asit azaldıkça cilt esnekliğini ve nemini yitiriyor, kırışıklık oluşuyor.

Gençlik Aşısı (IAL Sistem) işte bu bilgiden yola çıkarak cilde hyalüronik asit enjekte edilmesini ve cildin uyarılmasını temel alıyor. Öyle ki cilt doğal yollarla hyalüronik asit üretmeye ve kolajen ve elastin üretimi için büyük önem taşıyan ve cildin yapısını koruyan fibroblast oluşumunu artırmaya teşvik ediliyor. Sonuç olarak cilt daha genç, sağlıklı ve taze görünüyor.

GENÇLİK AŞISI NEREDE KULLANILIYOR
*Yüz, boyun, dekolte bölgesindeki kırışıklıklarda
*Yaş alan ellerde
*Kuruluktan elastikiyetini kaybeden ciltte
*Akne izlerinde
*Güneş ışınlarından ya da sigaradan yıpranan ciltte
*Tüm cilt gençleştirme tedavilerinde destek olarak kullanılır.

KISA KISA GENÇLİK AŞISI (IAL SİSTEM)
*Ciltte antioksidan etki yaratır.
*Güzellik iksiri olarak bilinen hyalüronik asit içerir. Hyalüronik asit tüm canlı organizmalarda bulunan doğal bir maddedir.
*Kan damarlarının gelişimini sağlayarak deriye daha fazla oksijen ve besin gitmesini sağlar.
*Kolajen ve elastin üretimi için büyük önem taşıyan fibroblast oluşumunu artırır.
*Cilde bebeksi bir yumuşaklık katar, cildi sıkılaştırır, gençleştirir.

Ani sağırlığın sebebi nedir?

Ani sağırlığın sebebi nedir?

Hiçbir sebep yokken bir sabah uyandığınızda duymuyorsanız, ani işitme kaybı yaşıyor olabilirsiniz. 'Biraz bekleyeyim belki geçer' demeyin, vakit kaybetmeden bir doktora danışın! 

Zira nedeni bilinmeyen ani işitme kayıpları, ilk üç günde müdahale edilmezse kalıcı işitme kaybına dönüşebilir. Oysa erken ve doğru tedavi ile işitmenin normale dönmesi mümkün.

Dünyada ve Türkiye'de 100 binde 5-20 kişi arasında görülen, nedeni bilinmeyen ani işitme kaybının erken tanıyla tedavisinin mümkün olduğunu belirten Türkiye İş Bankası iştiraki Bayındır Söğütözü ve İçerenköy Hastaneleri KBB ve Baş Boyun Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Nuri Özgirgin; ani işitme kayıplarıyla ilgili bilgiler verdi ve uyarılarda bulundu:

Ani işitme kaybı, aniden ortaya çıkan tek taraflı, nadiren iki taraflı işitme azlığı durumudur. Nedeni bilinmeyen ve bulunamayan ani işitme kaybının gelişiminde en önemli neden olarak virüsler gösteriliyor. Özellikle uçuk virüsü olarak da bilinen herpes virüsü, oluşturduğu enfeksiyonla iç kulakta duyma hücrelerinin zarar görmesine neden olabiliyor.
Ani işitme kaybına; herhangi bir travma, çok şiddetli sese maruz kalma, basınç değişikliği, hastanın geçirmekte olduğu iç kulak hastalığı, gizli seyreden beyin sapı tümörleri, bazı sistemik hastalıklar, verem, sıtma, akciğer ve böbrek hastalıklarında kullanılan bazı ilaçlar ile kanser ilaçları neden olabiliyor.

BELİRTİSİ ÇINLAMA OLABİLİR
Ani işitme kaybı bazen hasta tarafından fark edilen tek ya da çift taraflı işitmede azlık olarak ortaya çıkabiliyor. Ancak başlangıçta işitme kaybının fark edilemeyebiliyor. Çoğu zaman hastalar yeni başlayan bir çınlama ya da uğultu sesi hissediyor. Bazen de kulakta bir dolgunluk ya da tıkanıklık hissi oluyor.

Yeni başlayan kulakta tıkanıklık, işitme azlığı, uğultu veya çınlama gibi durumlarda, zaman geçirmeden kulak-burun-boğaz uzmanına başvurulmalı. Ani işitme kayıplarının tedavisinde en önemli nokta, teşhisin erken konularak tedavinin erken başlanabilmesidir. Erken tedaviyle işitme kaybının geri dönme olasılığı artar.

ETKİLİ TEDAVİ İÇİN İLK 48 SAATTE MÜDAHALE
Nedeni bilinmeyen ve bulunamayan ani işitme kayıpları, ilk günlerde hemen müdahale edilmezse kalıcı işitme kaybına yol açabiliyor. Oysa doğru tedavi ile işitmenin normale dönmesi mümkün olabiliyor. Ani işitme kaybında ilk 48 saat müdahale ve doğru tedavi büyük önem taşıyor.
Ani işitme kaybı, kulak-burun-boğaz hekimliği uygulamasında bir tıbbi acil durum olarak değerlendiriliyor. Yeni başlayan uğultu, çınlama, kulakta tıkanıklık, dolgunluk gibi durumların varlığında, hastalar, vakit geçirmeden kulak-burun-boğaz hekiminin yardımına başvurmalı. Kulak sağlığı için zaman kaybetmeden, gerekli tetkik ve tedavilerin başlatılması gerekiyor.

BİR AY GECİKİNCE İLAÇLA TEDAVİ ŞANSI AZALIYOR
Ani işitme kaybının kesin teşhisi işitme testi (odyolojik inceleme) yapılarak konuluyor. Ayrıca tedaviye yanıtın ve iyileşmenin takibinde de odyolojik testlerden faydalanıyor.

Bazen iç kulak yolundaki tümörlerin de aniden işitme kaybına neden olabileceği düşünülür ise işitme ve denge sinirlerinin de MRG ile değerlendirilmesi öncelikli tetkik yöntemlerinden.

Ani işitme kaybının tedavisi ilaç tedavisidir. İlaç tedavisinin etkili olabilmesi için en kısa sürede hastalığın teşhisi ve tedavinin başlaması önem taşıyor. Zira ani işitme kaybının gelişiminin üzerinden bir ay geçtikten sonra ilaç tedavisi fayda sağlamayacağından uygulanmaz.

VAKİT KAYBETMEYİN
Ani işitme kaybında en etkili ilaç, halk arasında kortizon olarak bilinen kortikosteroidlerdir. Kortikosteroidler, ani işitme kaybında yüksek dozlarda ve kısa süreli olarak uygulanır. Ayrıca ani işitme kaybının ilk üç günde saptanması halinde, virüslere karşı etkili olan antiviral ilaçlar da tedaviye eklenir. Ancak ilk üç günden sonra etkili olmadıkları için verilmezler.
İlaç tedavisi başladıktan sonra odyolojik test takiplerinde yeterli iyileşme görülmezse, kulak zarından orta kulağa kortikosteroid enjeksiyonu uygulanır.