17 Ağustos 2018 Cuma

Mesaj göründüğü gibi olmayabilir

Mesaj göründüğü gibi olmayabilir

Kimlik avı amaçlı e-postalar ya da başka ifadelerle phising ya da oltalama saldırıları, siber suçluların adım adım bilgi toplamak için kullandıklarıen popüler yöntemlerdendir. Global anitivirüs yazılım kuruluşu ESET’ten Güvenlik Araştırmacısı Lysa Myers, kimlik avı amaçlı e-postaların karakteristik özelliklerine dikkat çekti ve bunlardan kaçınmanın ipuçlarını paylaştı.

Kimlik avı amaçlı e-postalar; kredi kartı numaraları, parolalar, hesap verileri veya başka kişisel verilerinize ulaşmak ya da çalmak amacıyla tasarlanır. Yani özetle kimlik hırsızlığını hedefler. Bu nedenlegüvenilir olmayan gönderici adreslerinden gelen acil çağrılı mesajlara; özellikle de başka sitelere yönlendiren eklenti veya bağlantılar içeren mesajlara oldukça dikkatli yaklaşmak gerekiyor.

ESET Kuzey Amerika’dan Güvenlik Araştırmacısı Lysa Myers, bu tür e-postaları mercek altına altı. Myers’e göre kimlik avı e-postalarına ait önde gelen karakteristik özellikler şöyle:


  • Mesaj beklenmedik şekilde geliyor.
  • Mesaj içeriği sıra dışı görünüyor.
  • Güvenilir bir kaynakla ilişkili veya oradan gönderilmiş gibi görünüyor.
  • Adı geçen otoritenin dışında bir göndericiden geliyor.
  • Metin aciliyet ifade ediyor.
  • Selamlama yok veya oldukça genel.
  • Mesaj neredeyse hiçbir açıklama içermiyor.
  • Mesaj olağandışı veya beklenmeyen bir eklenti ya da bağlantı içeriyor.
  • “Bu öğelerden birini dahi içeren bir e-posta, güvenlik bilincine sahip birinin kafasını karıştırmak için yeterlidir“ tespitini yapan Lysa Myers, “Bununla birlikte, genellikle sosyal mühendislik saldırılarında kullanılan ve tüm bu nitelikleri içeren meşru e-postalara da rastlıyorum. Çalışanların bu tip mesajları normal olarak kabul etmesi, çok tehlikeli bir örnek oluşturuyor“ dedi.


Kimlik avı mesajı değil ama öyle görünüyorsa...
Ne yazık ki özellikle iş dünyasında meşru göndericilerden gelen ve son derece şüpheli izlenim bıraktığının farkında olmayan hatırı sayılır miktarda e-posta da kullanıcılara ulaşıyor. “E-postalarınızın daha az şüpheli görünebilmesi için ne yapabilirsiniz?“ diyen ESET Güvenlik Araştırmacısı Lysa Myers, göz önünde bulundurulması gereken unsurları şöyle sıraladı:

E-postaları ‘beklenen‘ hale getirin.
Çalışanın eyleme geçmesini gerektiren bir e-posta gönderecekseniz, onlara önce giriş niteliğinde bir e-posta gönderin; bu şekilde onları önceden uyarıp e-postanın ne içereceğini açıkladıktan sonra, mesajın alınmasıyla birlikte kendilerinden ne beklendiğini de ifade edin. Kendilerine ne beklemeleri gerektiğiyle ilgili ne kadar çok bilgi verirseniz (içeriğin kısa bir özeti, ayırt edici bir selamlama ya da veda vs.), e-postanın orijinal olduğunu o kadar rahat doğrulayabilirler.

Sakin olun.
Çalışanlarınızda korku yaratmak için sosyal mühendislik yöntemlerini kullanmanın iyi bir nedeni yoktur. Muhtemelen işe aldığınız kişiler sorumlu yetişkinlerdir ve onları aciliyet düzeyini panik gerektirmeyecek şekilde doğru bir biçimde tanımlayarak harekete geçirebilirsiniz. Ve herkesin tansiyonu hatırına lütfen TÜMÜ BÜYÜK HARFLERLE YAZILMIŞ MESAJLAR GÖNDERMEYİN.

Güvenlik bilincine sahip ürünleri seçin.
Harici uygulamalardan gönderilen e-postaları dijital olarak imzalayabilir veya şifreleyebilir misiniz? Onları kendi şirket adresinizden göndermek gibi bir seçeneğiniz var mı? Kullandığınız yeni veya eski uygulamalarla ilgili pek çok seçeneğiniz olmasa bile, mesajları daha ‘kullanıcı dostu‘ hale getirmek için mesajların özelleştirilmesi gibi bazı seçenekleri değerlendirin.

Basit tutun.
Metin biçimini varsayılan olarak kullanırken, HTML içeriğini yalnızca kesinlikle gerekliyse kullanın. Mümkünse, alıcılar mesaj içeriğini okumak için bir bağlantıya veya eke tıklamamalıdır. Çalışanlarınızın en azından bilgilerin temel bir özetini hızlı ve kolay bir şekilde almalarını sağlayın ve iletide gömülü bir bağlantıyı takip etmeleri yerine daha ayrıntılı bilgi almak için standart bir yere (şirket web sitesi gibi) yönlendirin.

Konuyla ilgili orijinal makaleyi şu linkten takip edebilirsiniz:

https://www.welivesecurity.com/2018/07/25/hook-line-sinker-avoid-looking-phish-y/

Başarılı Bir İşveren Markası İçin 10 Altın Kural

Başarılı Bir İşveren Markası İçin 10 Altın Kural

“İşveren Markası” insan kaynakları yönetiminde son zamanların en popüler kavramı olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan araştırmalar güçlü bir işveren markası olmayı başaran şirketlerin en iyi yetenekleri çekmede rakiplerine göre 3,5 kat daha başarılı olduğunu gösteriyor. 

CLC (Corporate Leadership Council) tarafından 90 şirketten 58 bin kişinin katılımıyla gerçekleştirilen global bir araştırmaya göre işveren markasını iyi yönetebilen şirketler iş gücü havuzunun %60’ına erişebiliyor.

Şirketlerin işveren markalarını aktive ederek en iyi yetenekleri kazanmalarını sağlayan kariyer platformu toptalent.co’nun şirketlere önemli bir avantaj sunduğunu hatırlatan toptalent.co Kurucu Ortağı Mehmet Aksu, başarılı bir işveren markası iletişimi gerçekleştirmek için 10 altın kuralı şöyle sıralıyor: Amacınızı Belirleyin, Hedef kitlenizi tanımlayın, mesajınızı netleştirin, içgörü sunun, rakiplerinizden farklılaşın, doğru mecrayı bulun, Çalışan Değer önermesini (EVP) oluşturun, ölçümleyin, yapacağınız iletişimi şirket kültürüne uygun hale getirin, bütçenizi iyi yönetin.

Amacınızı belirleyin
İşveren markası iletişiminde atılacak ilk adımın neden bu işi yapmak istediğinizi açıklamak olduğunu söyleyebiliriz bu çalışmadaki amacınız ne* markanızın bilinirliliğini artırmak, var olan işveren markanızı güçlendirmek, nitelikli yetenekleri şirketinize çekmek ya da mevcut çalışanlarınızı şirkette tutmak bu amaçlar arasında yer alabilir. Bunlar arasından belirlediğiniz herhangi bir konu yola çıkmanızı sağlayacaktır. Bunun yanı sıra şirketiniz şu anda nasıl bir konumda ve siz nereye ulaştırmak istiyorsunuz? Bu süreçte işveren markası size nasıl bir katkı sağlayacak? gibi sorulara vereceğiniz yanıtlarla da neden bu iletişimi sürdürmek istediğinizi belirleyebilirsiniz.

Hedef kitlenizi belirleyin
Etkili bir işveren markası iletişiminin temelinde kesin ve net bir şekilde belirlenmiş hedef kitleler yer alıyor. Bu hedef kitleler mevcut çalışanlarınız, potansiyel çalışanlarını ya da eski çalışanlarınız olabilir. Yukarıda bahsettiğimiz gibi amacınız yetenek çekmekse yeni mezunları, çalışanlarını şirkette tutmaksa iç müşterilerinizi hedef kitleniz olarak belirlemekte yarar var.

Tek bir mesaj belirleyin
Kesin ve net bir hedef kitle belirledikten sonra bu kitleye ulaştıracağınız mesajın kısa, net ve tek bir fikir üzerine kurulu olması gerekiyor. Yani hem şirketimizin büyüklüğünü anlatalım, hem uzmanlığımızı verelim hem de ofisimizin şıklığından bahsedelim derseniz ortaya karmaşık bir mesaj çıkacaktır, bu da hedef kitlenize ulaşmanızda olumsuz bir etki yaratabilir.

İçgörü sunun
Tek bir fikir üzerine kurguladığınız mesajınız bir içgörü taşımalı. Bu biraz zaman alan süreç fakat işveren markası yaratma sürecinin olmazsa olmazı diyebiliriz. Öncelikle hedef kitlenizin içgörü analizini yapmalısınız yani mevcut çalışanlarınıza yönelik bir takım “Employee Engagement” testleri yaparak şirketiniz hakkındaki gerçek düşüncelerini anlayabilir ve bunu marka kimliğini oluştururken kullanabilirsiniz.İşveren marka kimliğini oluştururken, hedef kitlenin içgörüleriyle hareket etmek, sizi doğru ve ayakları yere basan değer önermelerine ulaştıracaktır.

İletişiminizi rekabetten ayırın
Çoğu şirket işveren markası iletişiminde birbirine benzeyen süreçler yürütüyorlar. Siz bu rekabetten ayrışmalı ve kendinize özgü bir sistem kurmalısınız. Bunun için konumlandırma aşamasında, işveren marka kimliği ya da çalışan değer önerisinde yer alan ve işletmenizi rakiplerinizden ayıran özellikleri ön plana çıkartmalısınız. Bu özellikler sizi bir işveren olarak ayrıcalıklı bir konuma yükseltecek nitelikte olmalı.

Kampanyanız doğru mecrada / iletişim kanalında mı?
İşveren markası iletişiminde hedef kitlenizle mesajınızı buluşturacağınız mecra büyük bir önem taşıyor. Yönetici arıyorsanız Linkedin, yeni mezun ve genç profesyonel arıyorsanız Toptalent.co’da olmanız gerekiyor. CEO arıyorsanız iyi bir üst düzey bir danışmana ihtiyacınız var demektir.

Çalışan Değer Önermenizi Oluşturun
İşveren markası süreçlerinde başarıya götüren en kritik nokta bütünleşik bir stratejiye sahip olmaktır.Tutarlı bir iletişim yürütmeli ve her mecrada aynı mesajı desteklemelisiniz. Hedef kitlenizi oluşturan herkes markanız hakkında aynı şeyin düşünmesini sağlamalısınız.

Ölçümleyin
Başlattığınız iletişimin ne durumda olduğunu görmek için ölçümlemelisiniz. Şirketiniz nasıl bir dönüşüm süreci geçiriyor? Hedef kitlenizle kurduğunuz iletişimde ne kadar başarılısınız? gibi sorulara vereceğiniz yanıtlarla ne kadar ilerlediğinizi keşfedebilirsiniz. Ayrıca iletişim sürecinde yaşadığınız sorunları da tespit etmelisiniz. Bu sayede iyileştirmeniz gereken konularda farklı yöntemler deneyebilirsiniz.

Yapacağınız iletişimi şirket kültürüne uygun hale getirin
Şirketinizin nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu belirleyip bunu mesajlarınızda yansıtmalısınız. Eğer mesajlarınız şirket kültürüyle uyuşmuyorsa farklı kişiliklerde yetenekleri şirketinize çekerek bir kaosu başlatmış olursunuz.

Kampanyanızı duyurmak için yeterli bütçe ayırdınız mı?
Yeni dünyada en kıt olan şey tüketici dikkati. Kampanyanızı hedef kitlenize yeterince gösterdiğinize –iletişime taşıdığınıza- emin misiniz? Yoksa Facebook üzerinden paylaşıp arkadaşlarınız beğenince herkesin gördüğünü mü düşünüyorsunuz? Kampanyayı hazırlamak için harcadığınız bütçe kadar iletişim için de ayırdığınıza emin olun. Genel bir oran vermek gerekirse; kampanyanızın karşılığını alabilmeniz için, kampanyayı tasarlamak için hazırladığınız bütçenin 5 katını iletişime ayırmalısınız.

Depreme dayanıklı konut oranı hızla artıyor

Depreme dayanıklı konut oranı hızla artıyor

Hürriyet Emlak, 17 Ağustos depreminin üzerinden geçen 19 yılın ardından Türkiye ve İstanbul’da yer alan konutların yaşını inceledi. Tüm Türkiye’de ortalama konut yaşı 8,5 olurken bu rakam İstanbul’da 10 oldu.

Türkiye’de 17 Ağustos depremi öncesi yapılan konutların oranı yüzde 13’e düşerken, İstanbul’da bu oranı ise yaklaşık yüzde 20 oldu. Araştırmaya* göre Türkiye’de yer alan konutların da yaklaşık yüzde 56’sı, İstanbul’daki konutların yaklaşık yüzde 54’ü 0 ile 5 yaş arasında. Hürriyet Emlak Satış Direktörü Çağrı Bozay, “99 depremi sonrasında hızlı bir yenilenme başladı. Özellikle kentsel dönüşüm Türkiye’nin konut yaş oranını düşürdü. Deprem sonrası yönetmeliklerin değişmesi ve daha sağlıklı konutların inşaa edilmesi konusunda bilincin artması bu sürecin önemli dinamiklerinden oldu” dedi.

Türkiye’nin en çok ilana sahip emlak sitesi Hürriyet Emlak, Türkiye’nin konut verilerini açıkladı. Kayıtlı 562 bin konut verisi üzerinden yapılan araştırma sonuçları, 17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden geçen 19 yılın ardından kentsel dönüşüm çalışmalarına hız verilmesiyle beraber yeni bina sayısındaki yükselişin dikkat çekici bir oranda öne çıktığını gösterdi.

İstanbul’daki konutların 10 yıllık bir yaş ortalamasına sahip olduğunu gösteren araştırma verilerine göre Türkiye’nin bina yaşı ortalaması ise 8,5. Araştırma sonuçları, Türkiye’de 17 Ağustos depremi öncesi yapılan konutların yüzde 13’lük bir orana sahip olduğunu gösterirken, İstanbul’da yer alan konutların da yüzde 20’sinin depremden önce yapılmış olduğunu ortaya koydu.

Araştırma verilerine göre, Türkiye gayrimenkul piyasasının kalbinin attığı İstanbul’da bulunan kayıtlı konutların yaklaşık yüzde 54’ü, 0 ile 5 yaş arasındaki binalardan oluşmakta. 6 ve 10 yaş aralığındaki konutlar ise yaklaşık yüzde 12 oranıyla bu yapıları takip etmekte.

Hürriyet Emlak tarafından açıklanan araştırma sonuçlarına göre İstanbul’da gözlemlenen bina yaşı kırılımına benzer bir grafik tüm Türkiye genelinde de görülmekte. Türkiye genelinde konutların yaklaşık yüzde 56’sının 0 ile 5 yaş arasındaki yapılardan oluştuğunu gösteren araştırma sonuçlarına göre, 6 ile 10 yaş arasındaki konutlar yüzde 13 ile ikinci sırada yer almakta.

Türkiye ve İstanbul’da yer alan konutların yıllara göre yaş aralıkları yüzdeleri
0-5 yaş
6-10 yaş
11-15 yaş
16-20 yaş
21-25 yaş
26-30 yaş
31-35 yaş
36-40 yaş
41-45 yaş
46-50 yaş
Türkiye
%55,52
%13,48
%8,05
%8,86
%5,75
%4,37
%1,73
%1,02
%0,27
%0,24
İstanbul
%53,60
%11,57
%5,94
%8,11
%7,03
%7,26
%2,91
%1,69
%0,44
%0,43


Hürriyet Emlak olarak sektörün nabzını tutmaya devam edeceklerinin altını çizen Hürriyet Emlak Satış Direktörü Çağrı Bozay “ 17 Ağustos 1999 depremi sonrası değişen imar yasaları beraberinde hızlı bir yeniden yapılanmayı getirdi, gerek mevcut binaların yetersizliği gerekse de aynı bölge içinde yer alan yeni binaların değerleme fiyatlarının yüksekliği bu yapılanmayı hızlandırdı. Araştırma verilerimizin sonuçlarına baktığımızda Hem Türkiye genelinde hem de İstanbul’da 0 ile 5 yaş arasındaki konutların yükselişi bu tezimizi kanıtlar nitelikte. Verilerimiz Türkiye’de 17 Ağustos depremi öncesi yapılan konutların yüzde 13’lük bir orana sahip olduğunu gösterirken, İstanbul’da yer alan konutların da yüzde 20’sinin depremden önce yapılmış olduğunu da ortaya koydu. Bu bilgiler ışığında, yeniden yapılanmanın süreceğini ve bina yaş yüzdelerinin hem Türkiye hem de İstanbul’da düşmeye devam edeceğini söyleyebiliriz” dedi.

Türkiye ve İstanbul konut yaş ortalamaları
İstanbul'da konutların yaş ortalaması
10
Türkiye'de konutların yaş ortalaması
8.5
Türkiye'de konutların 1999 depreminden önce yapılma yüzdesi
% 13
İstanbul’da konutların 1999 depreminden önce yapılma yüzdesi
% 20

*Araştırma, Hürriyet Emlak ilanları üzerinden oluşturulmuştur.

16 Ağustos 2018 Perşembe

Gençlerde unutkanlığın 10 nedeni

Gençlerde unutkanlığın 10 nedeni

Sağlıksız beslenme alışkanlıkları, uyku bozuklukları, vitamin eksiklikleri ve depresyon… 

Genç yaşlarda da sıklıkla görülmeye başlayan unutkanlık sorununa yol açan bu nedenlerin yanı sıra, ciddi hastalıkların bir belirtisi olarak da unutkanlık ortaya çıkabiliyor. Özellikle bilgisayar ve cep telefonunun yaşamın bir parçası haline gelmesi, unutkanlık yaşını giderek düşürüyor. Memorial Dicle Hastanesi Nöroloji Bölümü'nden Uz. Dr. Birsen Aydın, genç yaşlarda görülen "bellek fonksiyon bozukluğu" nun nedenleri hakkında bilgi verdi.

Güçlü bir hafıza için bilgi ve beceriler yenilenmeli

Unutkanlık, hafızada depolanan bilgi ve tecrübelerin geri çağırılmasında yaşanan güçlükler olarak tanımlanabilir. Beyinde yaklaşık elli milyar kadar hücre bulunmaktadır ve bu hücreler birbirleriyle sürekli iletişim halindedir. İnsan yaşlandıkça beyin de yaşlanır ve hücre kaybına uğrar. Bu da bilişsel fonksiyonların eskisi gibi güçlü olmasını engeller. Ancak bilgi ve beceriler sürekli yenilendiğinde ve tekrarlandığında, hafızada kalması ve hatırlanması daha kolay olur. Aksi takdirde kullanılmayan bilgiler bellekten zamanla silinir.

Akıllı telefon ve bilgisayar kullanımı sınırlandırılmalı

Unutkanlıklar kişinin günlük yaşam aktivitelerini, performansını ve sosyal düzenini bozmadığı sürece büyük bir sorun yaratmaz. Ancak bunlardan birinde aksama olduğunda, sorunlar başlar ve tedavi gerekliliği ortaya çıkar. Unutkanlık genellikle ileri yaş sorunu olarak görülse de günümüzde artık genç yaşlarda da sıklıkla rastlanmaktadır. Bunun en büyük nedeni, geçenlerin akıllı telefon ve bilgisayarla çok fazla vakit geçirmesinden kaynaklanmaktadır.

Basit şeyleri unutuyorsanız check-up yaptırın

Unutkanlık bazen sinsi bir şekilde başlar ve erken dönemlerde, hasta ve yakınları tarafından fark edilmeyebilir. Basit şeyleri unutma, ilerleyen zamanlarda kişinin bilişsel fonksiyonlarda bozulma ve günlük yaşam aktivitelerinin etkilenmesine yol açar. Kişinin performansı düşer ve doktora da bu dönemde başvurur. Ancak unutkanlığın erken fark edilmesi, tedavi başarısı için çok önemlidir. Kişinin basit şeyleri unuttuğunu fark etmesi durumunda zaman kaybetmeden bir check up yaptırması yararlı olacaktır. Check up'da bellek performans ölçümü yapılır ve bu da, ileride oluşabilecek bellek bozuklukları için referans olup erken tanıyı sağlayacaktır.

Alzheimer genç yaş hastalığı değil

Genç yaşlarda unutkanlığa yol açan nedenlerin tamamı ileri yaşlarda da unutkanlık nedeni olabilir. Ancak, sadece ileri yaşlarda görülen ve unutkanlığa zemin hazırlayan Alzheimer ve frontotemporal demans gibi bazı hastalıklar, genç yaşlarda unutkanlığa yol açmaz.

Gençlerde unutkanlığa yol açan nedenlere dikkat!

1.Bilgisayar ve akıllı telefonların yoğun kullanımı
2.Depresyon, kaygı bozukluğu, stres
3.Gereksiz birçok bilgi
4.Uyku bozuklukları
5.B12-D3 vitamin ve folik asit eksiklikleri
6.Tiroid hormon bozuklukları
7.Kafa travmaları
8.Düzensiz yaşam tarzı
9.Yanlış beslenme alışkanlıkları ve çevresel toksik maddelere maruz kalma
10.Kitap okuma alışkanlığının olmaması

Vücut ağrıları ayırt edilmeli

Vücut ağrıları ayırt edilmeli

Sabahları uyandıktan sonra başlayan ağrı ve tutukluluklar yarım saatten fazla sürüyorsa hastalık habercisi olabilir. 

Sabahları yaşanan vücut ağrıları ile ilgili önemli bilgiler veren Anadolu Sağlık Merkezi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, gece uykudan uyandıran ağrılara da dikkat edilmesi gerektiğini belirterek, "Ağrı mı yoksa tutukluluk mu hissedildiği kişi tarafından mutlaka ayırt edilmeli" dedi.

Ağrı ile tutukluluk arasındaki farkın çok önemli olduğunu belirten Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, "Kişi uyandığında tutukluluk hissediyorsa bu yataktan kaynaklı olabilir ancak tutukluğun süresi oldukça önemli. Tutukluk yarım saatten uzunsa bir hastalığı işaret edebilir ve romatizmal hastalığın olup olmadığına bu tür durumlarda mutlaka bakılmalı" uyarısında bulundu.

Gece uyandıran ağrılara dikkat edilmeli

Gece yarısı uykudan ağrı nedeniyle uyanmanın da romatizmal hastalıklardan kaynaklanabileceğini söyleyen Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Semih Akı, "Hasta uyuduktan kısa bir süre sonra ağrıyla uyanıyorsa bunun altında bir enfeksiyon hastalığı, kanser ya da bir kireçlenme yatabiliyor olabilir. Bu tür durumlarda bu hastalıkların araştırılması oldukça önem arz ediyor. Yani uykudan uyandıran bir ağrı varsa ve uyandıktan sonra tutukluluk hissi yarım saatten fazla sürüyorsa mutlaka bir hekime başvurulmalı" dedi.

Ağrılar ayırt edilmeli

Ağrıların ayrılmasının önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Semih Akı, "2 tip ağrı vardır. Eğer mekanik ya da fiziksel nedenlerle bir ağrı meydana gelmişse, bu ağrılar çoğunlukla hareketle artan, istirahatle azalan ağrılar oluyor. Ancak hastalık habercisi olan ağrılar genellikle uykudan uyandırır ve istirahatle de gittikçe artar" şeklinde konuştu.

Trafikte “çevrimiçi” olmayın

Trafikte “çevrimiçi” olmayın

9 günlük Kurban Bayramı tatili Cuma akşamı itibariyle başlıyor, milyonlarca kişi kara yoluyla aile veya tatil sebebiyle şehirlerarası yola çıkmaya hazırlanıyor. 

Trafik kazalarına neden olan etmenlerden biri de direksiyon başında cep telefonu kullanımı. Bayram tatili öncesinde araç kullanırken telefonlarını ellerinden bırakmayanlara uyarıda bulunan Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Selin Karabulut, “Araç kullanırken telefonla ilgilenmek el, göz ve bacaklardaki koordinasyonun bozulmasına, dikkatin dağılmasına, dikkati sürdürmede güçlüğe, karar verme yetisinde zayıflamaya ve tereddüt gibi riski oldukça artıran etkilere neden olabilir” uyarısında bulundu.

Bayram tatili için tatile ya da akraba ziyaretine gitmek için karayolunu tercih edenlerin aynı tarihlerde yolculuğa çıkması bu dönemlerde trafik kazalarının artmasına neden oluyor. Son yıllarda artan cep telefonu kullanımı trafikte de etkilerini hissettiriyor. Teknolojinin hayatın her anında vazgeçilmez oluşu ve sosyal medya alışkanlıklarının trafik kazalarının nedenleri arasında yer aldığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi’nden Uzman Psikolog Selin Karabulut, “Yaptıklarımızı an be an sosyal medyada paylaşıyoruz. Anlık mesajlaşma uygulamaları ile sürekli yazışıyoruz. Bu gibi alışkanlıkları araç kullanırken de sürdürüyor ve güvenliğimizi tehlikeye atıyoruz” dedi.

Yol tarifi almak dikkat dağıtıyor

İnsanların işlerini cep telefonlarından yazışarak çözmeye çalıştıklarını belirten Selin Karabulut, “Yol tarifi almak veya acil bir konuşma için dikkatin dağılmasını göze almak o anda mantıklı gelse de oldukça tehlikelidir” dedi. İnsanların her yerden ulaşılabilir konumda olduğuna dikkat çeken Karabulut, “Her zaman çevrimiçiyiz, mesajlarımıza cevap alamadığımızda kızıyoruz çünkü karşımızdakinden de aynı ulaşılabilirliği sürdürmesini bekliyoruz. Bu nedenle araç kullanırken de telefonlarımızı elimizden düşürmüyoruz” dedi.

Cep telefonunun elden bırakılmama sebebi ‘Hakimiyet bende’ duygusu

Sosyal medyadan uzak kalamama, trafikte sıkılma ve telefonun bir eğlence aracı olarak görülmesinin oldukça tehlikeli olduğunu vurgulayan Karabulut, “Hayatı tehlikeye atma noktasında bile sürdürülen bu davranışlar aslında narsisizm dediğimiz, temelde kendini aşırı beğenme duygusunun bir sonucu. Sosyal medya insanların kendini güçlü ve mutlu hissetmesini sağlayabiliyor. Sürekli ulaşılabilir olma arzusu da ‘hakimiyet bende’ ve ‘neyi nasıl istersem öyle yaparım’ gibi duyguları körüklüyor. Sonuç olarak insanların gerçek hayatta olmadığı gibi güçlü hissetmesini sağlayabilen sosyal medya birçok kişi için vazgeçilmez hale gelebiliyor” açıklamasında bulundu.

Yapılarımız Ne Kadar Güvenli?

Yapılarımız Ne Kadar Güvenli?

17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümünde akıllara yine “yapılarımız ne kadar güvenli?” sorusu geliyor. 

Türkiye’nin lokomotif sektörleri arasında yer alan inşaat sektörü, son yıllarda ürettiği kaliteli ve güvenli konutlarla dikkat çekerken dönüşümünü tamamlamamış farklı bölgelerdeki birçok yapı depremde yıkılma riski taşımaya devam ediyor. Uzmanlar, Türkiye’nin deprem kuşağında yer alan bir ülke olmasından dolayı her zaman olası depremlere hazırlıklı olmamız gerektiğini belirtirken inşaat sektörü temsilcileri ise konut satın alacaklara uyarılarda bulunuyor.

Gündemde dikkat çeken sel felaketlerinin dahi Türkiye’de yaşanan afetlerdeki can kaybında % 1’den az bir payı bulunuyor. Ülkemizde en fazla can kaybı yaşanan doğal afetlerin başında % 97,1 ile deprem gelirken, binalarda kullanılan malzemeler, özellikle de beton kalitesi daha da önemli hale geliyor. Türkiye’de konut satışlarının her dönem olduğu gibi, bundan sonraki dönemde de artacağı öngörülürken, ülkemizin deprem riski bölgesinde yer alması, yapılan konutların kalitesini daha da önemli hale getiriyor. Türkiye’de küçük ve büyük çaplı depremlerin her zaman yaşanma riskine karşın, yapılarda kullanılan beton standartlarının ve bu konuda gelişen teknolojilerin önemi artıyor.

Kalite ve güvenlik birinci unsurlar

Tüm yapıların deprem yönetmenliklerine uygun, maksimum güven ve kalite düzeyinde üretilmesi gerektiğinin altını çizen Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği (TÇMB) Yönetim Kurulu Başkanı Nihat Özdemir, “Yapı ve gayrimenkul sektörü Türkiye ekonomisinin lokomotifleri arasında yer alıyor. Türk insanı için ev almak da hayatlarındaki en önemli kararlardan bir tanesi. Deprem kuşağında yer alan Türkiye’de, hem inşaatı yapanlar, hem de alanlar için ‘kalite ve güvenlik’ unsuru öncelikli oluyor. Bunlardan yola çıkarak, müteahhitlerimize standartlarına uygun yapı malzemeleri kullanmalarını; tüketicilerin de alırken yapı malzemeleri kalitesi hakkında mutlaka bilgi edinmelerini öneriyoruz” diye konuştu.

Konut alırken deprem gerçeğini unutmamak gerekiyor

Konut satışlarında artan rakamlar doğrultusunda alıcılar için önemli açıklamalarda bulunan Nihat Özdemir, şöyle devam etti: “Konut alımlarında konfor, lokasyon gibi özeliklerden daha önce depreme dayanaklı binalara odaklanılması gerekiyor. Yapılan araştırmalarda konut alıcısı tüketicilerin inşaatlarda kullanılan yapı malzemeleri konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını görüyoruz. Özellikleinşaatlarda beton kalitesine büyük önem verilmesi gerekir. Yapı denetim yasasında belirtilen gerekliliklere firmalar uymak zorunda. Tüketicilerin de bu konuda daha bilinçli olması gerekiyor. Tüketicilerimizin bilinçlendirilmesi içinse bizim gibi Birliklere büyük iş düşüyor.”

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Şifre unutma derdini sona erdirecek 5 teknoloji

Şifre unutma derdini sona erdirecek 5 teknoloji

Güncel bir araştırma, kullanıcıların ortalama 90 çevrimiçi hesabı bulunmasına rağmen %89’unun bütün hesapları için aynı şifreyi ya da iki şifreden birini kullandığını ortaya koyuyor. 

Bilişim güvenliği alanındaki dağıtım ve çözümleriyle pazarda lider konumda bulunan Komtera Teknoloji’nin güvenlik uzmanları, yakın gelecekte şifre kullanımını ortadan kaldıracak 5 teknolojiyi sıralıyor.

Hepimiz çevrimiçi hesaplarımıza erişmeye çalışırken kullandığımız karmaşık kullanıcı isimleri ve şifre kombinasyonlarını hatırlamakta zorlanıyoruz. Dashline tarafından yapılan güncel bir araştırmaya göre bir kullanıcının ortalama olarak 90 çevrimiçi hesabı bulunuyor ve her bir hesap hatırlanması gereken yeni bir şifre anlamına geliyor. Kullanıcıların %89’u ise dijital hayatlarını basitleştirmek adına her hesabı için sürekli aynı şifreyi ya da iki şifreden birini kullanıyor.

Her bir hesap için kullanıcı ismi ve şifre belirleme gerekliliği, bu hesapları yönetmekte zorlanmak istemeyen kullanıcıları aynı şifreyi tekrar tekrar kullanmaya itebiliyor ancak bu durum, aynı zamanda büyük bir güvenlik tehdidi de oluşturuyor. Zira veri sızıntılarının %80’inin kaynağı da zayıf şifreler olarak görülüyor.

Dijital çağda şifrelerin, en iyi kimlik doğrulama yöntemi olmadığı su götürmez bir gerçek. Peki yeni teknolojiler, kimlik doğrulamasını en iyi şekilde sağlarken şifre hatırlama problemini nasıl çözebilir? Özellikle biyometrik teknolojilerdeki büyük adımlar, şifrelerin sonunu getirebilir mi? Bilişim güvenliği alanındaki dağıtım ve çözümleriyle pazarda lider konumda bulunan Komtera Teknoloji’nin güvenlik uzmanları, şifrelerin sonunu getirecek 5 teknolojiyi sıralıyor.

1. Fizyolojik Biyometri

Fiziksel özellikleri temel alan fizyolojik biyometri, benzersiz bir kimlik yaratmak için karşılaşılan tüm sorunları çözmede şimdiden oldukça yardımcı oluyor. Fizyolojik biyometrinin kullanıcı ismi ve şifre kombinasyonu yerine yüz, parmak izi, iris veya DNA taraması gibi kullanıcıların eşsiz fizyolojik özelliklerini kullanmasıyla, kimlik tespiti basit ve güvenli bir şekilde gerçekleşiyor.

Bu yöntemin akıllı telefon, akıllı hoparlör ya da tablet gibi cihazlarda kullanıcı erişimi için kullanılması artık norm haline geldi. Bunun yanında Fizyolojik biyometri, vatandaşlık hizmetleri de olmak üzere pek çok çevrimiçi serviste, finansal işlemlerde ve ev kapılarında da kullanılıyor.

2. Davranışsal Biyometri

Diğer kimlik doğrulama yöntemleri ile birleştirildiğinde, davranışsal biyometri güvenli kimlik doğrulaması için çok iyi bir alternatif haline geliyor. Günlük aktivitelerimizi karakterize eden davranışsal biyometri, bu sayede nasıl yazı yazdığımız, nasıl yürüdüğümüz gibi davranışlarımızdan veya kalp atışlarımız, beyin dalgalarımız gibi özelliklerimizden faydalanarak kişiye özel dijital imzalar yaratıyor.

Makine öğrenme algoritmalarına dayalı olarak çalışacak teknolojiler, her bir kullanıcı için çok boyutlu bir profilin üretilmesine yardımcı oluyor. Bu teknolojiler, coğrafi lokasyon verileri gibi bazı diğer bilgilerin de yardımıyla oldukça kişiselleştirilmiş bir kimlik sunuyor ve şu anda ülkelerin sınır kontrolü gibi işlemleri veya yargı süreçleri için de kullanılıyor.

3. Yapay Zeka Teknolojileri

Sigorta şirketlerinin veriler aracılığıyla en çok oluşabilecek kazaları öngörmesi ya da satış uzmanlarının bir promosyon için en uygun zamanı verileri inceleyerek belirlemesi gibi, kimlik doğrulama işlemleri de benzer veri analizlerine dayalı olarak gerçekleştirilebiliyor.

Yapay zeka teknolojileri, çevrimiçi hesaplara giriş zamanı, lokasyon ve cihaz bilgisi gibi özelliklerle belli bir kullanıcı profili oluşturabiliyor. Böylece anormal davranışları, asıl kimliğe uyumsuzluklardan yola çıkarak tespit ediyor. Ardından gerçek kullanıcıyı taklit etmeye çalışan kişilerin erişim izinlerini değiştiriyor ya da kaldırıyor. Henüz gelişiminin ilk evrelerinde bulunsa da yapay zekanın kimlik doğrulama için kullanılması fikri oldukça konuşuluyor.

4. İki Faktörlü ya da Çok Faktörlü Kimlik Doğrulama

İki faktörlü ya da çok faktörlü kimlik doğrulama metotları, son kullanıcılar için ek bir güvenlik katmanı sağlıyor. Önceden kabul edilmiş mail adresi, SMS ya da mobil uygulamalarda tek kullanımlık kod oluşturma aracılığıyla iki veya çok faktörlü kimlik doğrulama yöntemi bir süredir kullanılıyor.

Bu yöntem ile değişik servis sağlayıcıları, kaydedilmiş telefon numarasına örneğin kısa mesaj yolu ile tek kullanımlık bir şifre gönderiyor. Bu şifre ile hesaba giriş ya da başka bir dijital işlem yapılabiliyor. Buna rağmen, barındırdığı riskler nedeniyle tek kullanımlık şifrelerin biyometrik teknolojlerle beraber kullanılması en iyi seçeneği oluşturuyor.

5. Mobil Kimlik

Pek çok kişinin iletişim kurmak ya da verilere erişim sağlamak için mobil cihazları kullanması nedeniyle dijital dünyanın başarısı, kullanıcının kiminle işlem yaptığından emin olması ile belirleniyor. Mobil kimlikler; fiziksel ve davranışsal biyometri, kullanılan cihaza ait bilgiler ve coğrafi konum gibi bilgilerin bir kombinasyonu ile oluşturuluyor.

Kullanıcı isimleri ve şifreler, kimlik tespiti için 2018 boyunca da kullanılmaya devam edecek ancak bu beş teknolojinin uygulanması ile kimlik doğrulamanın hem tek adımda hem de güvenlik ve gizliliği sağlayacak şekilde yapılması yaygınlaşacak. Bu sayede şifreler ve yarattığı sıkıntılar gitgide daha da azalarak önümüzdeki yıllar içerisinde yok olacak.