20 Temmuz 2018 Cuma

Daha sağlıklı bir geleceğin yolu gastrofizik

Daha sağlıklı bir geleceğin yolu gastrofizik

"Bilim Bunu Konuşuyor" platformunda sağlık ve beslenme alanlarındaki güncel konuları, referans kurumların görüşleriyle oluşturulan makaleler le kamuoyunun gündemine taşıyan Sabri Ülker Vakfı, yeni bir bilim dalı olan gastrofiziğe dikkat çekiyor.

Gastrofizikçilerin, keyifle yenen bir yemeğin yalnızca lezzetiyle değil, çevresel ve duyusal birçok değişkenlerle de açıklanabileceğini ileri sürdüğü sonuçlar bilim dünyasında nasıl karşılanıyor?

Sabri Ülker Vakfı, kurulduğu 2009 yılından bugüne toplumun gıda, beslenme ve sağlıklı yaşam bilincinin gelişmesine katkı sağlamak, topluma bu konulardaki en doğru bilgiyi aktarmak ve bir referans noktası olmak hedefiyle çalışmalarını sürdürüyor. Vakıf, özellikle sağlık ve beslenme alanında yaşanan bilgi karmaşasının önüne geçmek için "Bilim Bunu Konuşuyor" platformu ile sağlık ve beslenmeyle ilgili gündemdeki konuları, bilimsel ve en güncel bilgileri tarafsız bir yorum ve anlaşılır bir dille kamuoyuyla paylaşıyor.

Sabri Ülker Vakfı, bu kez beslenme bilimi çevrelerince yeni yeni konuşulmaya başlanan gastrofizik kavramının yeterli ve dengeli beslenmeye etkileri konusunu gündeme taşıyor. Gastrofizik alanındaki araştırmaların öncülerinden Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Profesörü Charles Spence, Sabri Ülker Vakfı'nın ev sahipliğinde gerçekleşen 4. Beslenme ve Sağlıklı Yaşam Zirvesi'nde gastrofizik ve beslenme ilişkisi hakkındaki güncel bilgileri Türkiye'ye taşımıştı.

Gastrofizik nedir?
Gastrofizik, yemek bilimi ile gastronomi ve oluşan algı ve hisleri inceleyen bilim dalı psikofizik kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşuyor. Gastrofizik, keyifle yenen bir yemeğin yalnızca lezzetiyle değil, çevresel ve duyusal birçok değişkenle açıklanabileceğini ifade ediyor.

Gastrofizik ile besin tüketimi arasında nasıl bir ilişki olabilir
Besinlerle olan ilişkimizde besinlerin yalnızca enerjisi veya besin öğesi içeriğinin değil, psikososyal durum ve duyularımızın büyük rol oynadığı, beslenmenin haz biyolojisiyle de ilişkili olduğu biliniyor. Besin tüketimi sırasında besinler ve çevresel etmenlerin yarattığı duyuların beyin ve merkezi sinir sistemine çeşitli alanlara işlendiği; bu nedenle bazı besinleri tüketme duygusunun bize daha fazla keyif verdiği de bildiriliyor. Bir yemekten alınan keyif; tüketilen yiyeceklerin yanı sıra kişinin psikolojik durumu, sofrayı paylaştığı kişiler, ortam, tabak, çatal, servis ve sunuma kadar birçok değişkenden etkilenebiliyor.

Gastrofizik şişmanlığın önlenmesinde nasıl rol oynayabilir?
Tüm dünyada gün geçtikçe artan bir sorun haline gelen şişmanlığın en büyük nedenleri aşırı besin alımı ve hareketsiz bir yaşam olarak gösteriliyor. Neden aşırı yiyoruz konusunda "Televizyon karşısında daha mı fazla besin tüketiyoruz? Büyük tabaklar kullanmak bizi şişmanlatıyor mu?" gibi birçok soru da ileri sürülüyor. Prof. Spence, gastrofizik araştırmaların aşırı besin tüketimine neden olabilecek etkenlerin saptanmasında ve düzeltilmesinde yardımcı olabileceğini, yeterli ve dengeli beslenmeyi destekleyebileceğini bildiriyor.

Gastrofizik araştırmalarına göre, yemek yerken nelere dikkat edilebilir?
Gastrofizik alanındaki araştırmalar, yemek yerken dikkat edilmesi gereken noktaları da ortaya koyuyor. Yemek sırasında küçük ve dar kenarlı tabakların tercih edilmesi tabağın daha dolu görünmesine, dolayısıyla aşırı besin alımını önlenmesine yardımcı oluyor. TV, telefon veya tablet gibi ekran karşısında yemek, besin tüketimini hızlandırarak porsiyon kontrolünü engelleyebiliyor. Gastrofizik yemek yerken çevrede dikkat dağıtıcı öğeler bulunmamasına da dikkat edilerek, tüketim hızını ve porsiyon miktarını kontrol edebilmenin mümkün olduğunu söylüyor.

Psikososyal boyut çok önem taşıyor
Yeni bir bilimsel yaklaşım olan gastrofizik, besin tüketimi, dolayısıyla şişmanlık, yetersiz beslenme ve bunların sonucu gelişebilen kronik hastalıklara çözüm arıyor, dengeli beslenme ile sağlıklı bir yaşam konusunda çözüm önerileri sunuyor. Günlük ihtiyaç duyulan enerjinin, her besin grubundan yeterli miktarda tüketilerek sağlanması, besin çeşitliliğine dikkat edilmesi bu noktada büyük önem taşıyor. Haftada en az üç defa ve toplam 150 dakika aktivite yapmak da hareketli bir yaşamın temelini oluşturuyor. Bilim insanları, gastrofizik alanındaki araştırmaların gelecekte beslenmenin psikososyal boyutuna yönelik yeni veriler sunarak, beslenme durumunun iyileştirilmesi ile yeterli ve dengeli beslenmeye katkı sağlayabileceğini belirtiyor.

KAYNAKLAR

Alastair J. Tulloch, Susan Murray, Regina Vaicekonyte, Nicole M. Avena, Neural responses to macronutrients: hedonic and homeostatic mechanisms, Gastroenterology, 148(6): 1205–1218, Mayıs 2015
Lau, Esther, More than what meets the mouth and nose, The Lancet Gastroenterology & Hepatology , Volume 2 , Issue 6, 397, Haziran 2017
Robinson E, Blissett J, Higgs S, Social influences on eating: İmplications for nutritional interventions, Nutr Res Rev., 26(2): 166–176, Aralık 2013
Prof. Charles Spence, Gastrophysics, The New Science of Eating , 2017

Aşkınız İnternet Güvenliğinizin Önüne Geçiyor

Aşkınız İnternet Güvenliğinizin Önüne Geçiyor

Bir ilişki yaşıyorsanız kendinize şunu sorun: İçinizden hangisi teknolojiden daha çok anlıyor? 

Cihazlarla, internetteki aktivitelerle ve teknolojiyle ilgili diğer konularla sorun yaşadığında hanginiz sürekli diğerinden yardım istiyor? Kaspersky Lab'in yaptığı son araştırma, çiftlerden birinin genellikle teknolojiden daha az anladığını ve internette daha dikkatsiz davrandığını ortaya koydu. Çok sayıda bağlantılı aktivite ve cihaz paylaşan çiftlerde bu durum, verilerin açığa çıkmasına, cihazların hasar görmesine veya para kaybına neden olabiliyor.

Siz teknolojiden anlasanız da eşiniz (siz onu ne kadar sevseniz de) pek anlamayabilir. Kaspersky Lab; eşinizle cihazlarınızı, verilerinizi ve aktivitelerinizi ne kadar paylaşırsanız, çevrimiçi güvenliğinizi bir o kadar riske sokabileceğiz konusunda uyarıyor. Yapılan araştırmada Türkiye'de çiftlerin %88'inin cihazlarını paylaştığı ortaya çıktı. Örneğin, Türkiye'de ankete katılan çiftlerin %82'si bilgisayarlarını eşleriyle paylaşırken %55'i ise akıllı telefonlarını paylaşıyor. %82'lik bir kesim ise eğlence, banka, alışveriş veya eşleriyle birlikte yaptıkları başka bir aktiviteye ait hesap bilgilerini ortak kullanıyor.

Dijital cihazları paylaşmak her ne kadar modern ilişkilerin bir parçası haline gelmiş olsa da Kasperky Lab, paylaşımla birlikte internet güvenliğinin de ortak bir sorumluk haline gelmesi gerektiğini belirtiyor.

Araştırmada Türk katılımcıların yarısı (%56), internet aktiviteleri ve güvenliği konusunda eşinden daha fazla bilgi sahibi olduğunu söylüyor. Erkeklerin çoğu (%74) eşlerine göre teknolojiden daha fazla anladığını belirtiyor.

İlişkide kendini teknolojiden daha çok anlayan kişi olarak görenler genellikle eşlerine yardım ediyor. Araştırmaya göre Türk katılımcıların %94'ü eşlerinin teknolojiyle ilgili sorularına sürekli yanıt vermeye çalıştığını dile getiriyor. Ancak, bazen yardım istemeye çekinenler de oluyor. Eşlerinin bilişim teknolojilerinden daha iyi anladığını söylen %14'lük bir kesim ise çevrimiçiyken zor bir durumla karşılaştıklarında yardım istemekten kaçınıyor. Araştırmaya göre çoğu insan internette dikkatsiz davranıyor, bu da bu tip durumlara çok sık düşüldüğü anlamına geliyor. Bu dikkatsiz davranışlar arasında güvenli olduğundan emin olunmayan Wi-Fi ağlarına girmek (%65), bilinmeyen sitelerden dosya indirmek (%40) veya bir cihazı herkese açık bir alanda başı boş bırakmak (%40) yer alıyor. Bunların tümü cihazları ve verileri tehlikeye atıyor.

Yaşanan bu durumlar çiftler için sorun teşkil edebiliyor. Araştırmaya göre Türkiye'de teknolojiden anlayan kişilerin %34'ü cihazlarını ve hesaplarını eşleriyle paylaşmaya başladıklarından beri çok daha fazla sorunla karşılaştığını belirtiyor. Araştırmada ortaya çıkan belli başlı sorunlar arasında cihazların hasar görmesi (%32), zararlı yazılımlara maruz kalmak (%32), eşlerin birbirinden habersiz kazara veya bilerek verileri paylaşması (%16) ve zararlı yazılım nedeniyle para kaybı (%18) bulunuyor.

"İnternet güvenliğinde sorumluluğu paylaşmak kulağa çok romantik gelmeyebilir fakat birbirlerinin dijital yaşantılarını paylaşan çiftlerin buna öncelik vermesi gerekiyor." diyen Kaspersky Lab Ürün Pazarlamasından Sorumlu Başkan Yardımcısı Dmitry Aleshin, sözlerine şöyle devam ediyor: "Çiftlerden birinin teknolojiden daha az anlaması kaçınılabilecek bir durum değil. Bu kimsenin suçu da değil. Ancak bu nedenle kişisel veriler veya cihazlar internetteki belli aktiviteler nedeniyle istemeden risk altına giriyor. Cihazları veya hesapları paylaşmak yakın ilişkilerde önemli olabilir fakat bu kadar fazla çevrimiçi veri ve gizlilik söz konusuyken güvenlik ve güven de öne çıkmalı. Bu yüzden, internet güvenliğini ortak bir sorumluluk haline getirip korumayı birlikte yapmak gerekiyor."

Çiftler yalnızca birkaç basit adımla internet güvenliğinin sorumluluğunu paylaşabilir:


  • Nasıl devam etmesini istiyorsanız öyle başlayın: Bilgisayarlar, internet bankacılığı ve yayın üyelikleri gibi birbirinizin cihazlarını ve hesaplarını paylaşmaya ilk başladığınızda, neyi ne amaçla paylaşabileceğinize dair belirli kurallar koyun. Bu kurallara uyunca ikiniz de rahat edersiniz.
  • Birbirinizden yardım istemeye çekinmeyin: Özellikle biriniz teknolojiden daha fazla anlıyorsa sormaktan kaçınmayın. Teknolojiden daha çok siz anlıyorsanız eşinizin sizinle internet güvenliği hakkında konuşmasını sağlayın. Böylece onu ve ortak dijital krallığınızı daha iyi koruyabilirsiniz. Teknolojiden daha az anlayan kişi sizseniz ise yardım isteyin ve siber güvenlik konusunda açık olun. Zorluklarla tek başınıza uğraşmayın.
  • Sorumluluğu paylaşın: Her ikinizin de takip edeceği güvenlik kuralları belirleyin. Örneğin güvenli olmayan Wi-Fi ağlarına bağlanmamak veya bilinmeyen ya da onaylanmayan kaynaklardan dosya indirmemek gibi kurallar koyun.
  • Her ikinizi de koruma altına almak için teknolojiden faydalanın: Kaspersky Total Security gibi en yeni güvenlik çözümleri çiftlerin ortak dijital krallıklarını her açıdan ele alır, parolalarını korumaktan bilinen ve bilinmeyen tehditlere karşı savunma oluşturmaya kadar her konuda güvenlik sağlar. Bunlara ek olarak, teknoloji konusunda daha bilgili kişiler My Kaspersky hesabı ile eşlerini de koruma altına alabilir.

Her 10 kişiden biri bu sorunu yaşıyor!

Her 10 kişiden biri bu sorunu yaşıyor!

Günümüzde 10 kişiden biri işitme kaybı sorunu yaşasa da Dünya Sağlık Örgütü, bu soruna yol açan faktörlerin yüzde 60′nın önlenebilir olduğuna dikkat çekiyor. 

Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz ancak, günümüzde gürültü seviyesinin artması ve maruz kalınan sürenin uzamasının, kulağımızda ciddi ve geri dönüşü olmayan hasar oluşturabildiğini söylüyor.

İşitme kaybı, çok yaygın görülen bir sorun. Öyle ki günümüzde 10 kişiden biri işitme kaybı sorunu yaşıyor. Peki, önlemek mümkün değil mi diye düşünenlere verilecek yanıt; elbette! Dünya Sağlık Örgütü, işitme kaybına yol açan faktörlerin yüzde 60′nın önlenebilir olduğuna dikkat çekiyor. Önlem alınmadığında ortaya çıkan sorun ise hem yaşayan kişiyi hem de toplumu ilgilendiren bir sorun yumağına dönüşüyor. Öncelikle kişinin toplumsal yaşama katılmasını güçleştirdiği gibi yaşam kalitesini de düşürüyor. Bu açılardan bakıldığında işitme kaybının erken dönemde belirlenmesi ve kaybı oluşturacak dış etkilerden korunma, bu sorunun çözümünün temel basamağını oluşturuyor. İşitme kaybıyla direkt ilişkili olduğu düşünülen önlenebilir etkenlerden biri de, gürültü.

Günümüzde endüstrileşme, modern toplumunda var olan gürültü seviyesinin artması ve maruz kalınan sürenin uzaması nedeniyle kulağımızda ciddi ve geri dönüşü olmayan hasar oluşturabiliyor. Peki, hangi sesler gürültü kabul ediliyor? Uluslararası olarak zararlı gürültü seviyesi 85 desibel olarak kabul ediliyor. Acıbadem Ankara Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, bunun üzerindeki şiddetlerde gürültülerin işitme kaybı açısından risk oluşturduğuna dikkat çekiyor. Bu nedenle özellikle gürültünün bu seviyenin üstüne çıktığı işyerlerinde işitmeyi koruyucu tedbirlerin alınması önem taşıyor. Ayrıca, konser veya kapalı mekanlardaki ses şiddetinin 110-120 desibel seviyelerinde olması ve maruz kalınan sürenin de uzaması ses travması olarak adlandırılan iç kulaktaki sinir hücrelerinin geçici ve kalıcı olarak hasar görmesi ile hasarın boyutuna göre geçici veya kalıcı işitme kaybı veya kulak çınlaması gibi sorunlara neden olabiliyor.

Gürültünün yaratabileceği hasarı artıran riskler

Belli seviyedeki gürültü herkeste aynı etkiyi yaratmayabiliyor. KBB Uzmanı Doç. Dr. Ali Titiz, gürültüye bağlı işitme kayıplarının ortaya çıkmasında etkili olabilecek faktörleri sıralıyor.

Yaş: Gürültüye maruz kalma süresi yaşla birlikte arttığı için işitme kaybı ileri yaşlarda daha sık ortaya çıkıyor. Ayrıca ileri yaşlarda görülen yaşa bağlı işitme kayıplarının eklenmesiyle birlikte sorun daha belirgin bir hal alıyor. Bu noktada mesleki maruziyet sorunun erken yaşta çıkmasına neden olabilir. Çalışma hayatına başlangıç günümüzde 18 yaş olmakla birlikte çocuk işçilerin kayıtsız olarak bu tip işlerde çalıştırılması ya da önlem alınmaması, sorunun ileri yaşlarda kalıcı olmasına yol açabiliyor.

Vibrasyon: Sesin titreşim yoluyla hem kemik hem de kulak kanalından hava yolu ile gelişi, sesin kulağa kulak kanalından gelişinden daha çok zarar veriyor. Bu nedenle, kompresör ve iş makineleri kullanan işçilerinde durum daha belirgin olabiliyor.

Bireysel faktörler: Yapılan araştırmalar gürültünün her kişi üstünde aynı etkiyi yaratmadığı ve bireysel farklılıklar bulunduğunu gösteriyor. Bu noktada da genetik özelliklerin etkili olduğu düşünülüyor. Koklea olarak adlandırılan iç kulaktaki işitme algı organında bulunan nöral yapıların sıklığı ve sertliği de bireysel farklılık gösteriyor ve gürültünün etkisini değiştirebiliyor. Ayrıca yaş, ırk, cinsiyet ve kokleanın daha önce hasar görmüş olması, sigara kullanımı, diyabet varlığı, kolesterol yüksekliği ve kalp damar hastalıkları gibi kronik hastalıklarda da gürültünün yaratabileceği hasar riski artıyor.

Her yıl işitme testi yapılmalı

Gürültünün oluşturacağı olumsuz etkileri önleme, ortadan kaldırmada erken tanı ve gürültüye karşı alınacak önemler ciddi önem taşıyor. Doç. Dr. Ali Titiz, işitmeyi koruma zorunluluğu olan iş yerlerinde çalışanlara her yıl rutin işitme testi yapılması gerektiğini belirterek, alınması gereken diğer önlemler konusunda şu bilgileri veriyor:

"Günlük yaşamda ve çalışma ortamlarında gürültüyü azaltabilir veya tama yakın kaldırabiliriz. Bu amaçla gürültü kaynaklarının kontrol altına alınması ve izolasyonları, kulaklık kullanımı ve çalışma ortamında rotasyonel çalışma düzeninin sağlanması bireylerin işitme sağlığı açısından en önemli koruyucu faktörleri oluşturuyor. Bununla birlikte 90 desibel şiddetinde ve 8 saat sürekli çalışılan bir iş yerinde işitme koruma programı uygulanmalıdır. Eğerbu şiddetin üstünde bir gürültü söz konusu ise çalışma saatlerinde indirime gidilmesi de önem taşıyor"

Gürültünün azaltılması iş verimliliğini artıyor

Çalışma ortamında gürültünün azaltılması veya ortadan kaldırılması genellikle çok verimli sonuçlar doğuruyor. İş ortamı daha güvenli ve daha sağlıklı olduğunda işveren; devamsızlık, kaza veya tam kapasite çalışılamamasından kaynaklanan zararlardan da uzaklaşmış oluyor.

Antik çağlardan günümüze gelen hastalık

Antik çağlardan günümüze gelen hastalık

Hava değişimlerinden etkilenen hastalıkların başında gelen varisin geçmişi antik çağlara dayanıyor.

Günümüzde halk arasında varis olarak adlandırılan venöz yetmezlik, toplumda sık olarak karşılaşılan, hayat kalitesini azaltan ve estetik kaygılara neden olabileceği gibi bacak kaybı gibi ciddi durumlarla da sonlanabilen kronik hastalıklar arasında yer alıyor. Toplardamarların kronik süreçte deformasyonu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan semptomlarla seyreden varisin tarihi, tahmin edilenden çok daha eskilere dayanıyor.

Damar hastalıkları konusunda uluslararası alanda çalışmaları olan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Cem Arıtürk insanoğlunun tarih boyunca birçok hastalıkla mücadele ettiğini belirtirken varis konusunda şunların altını çiziyor: " İki ayak üzerinde yaşamak üzere gelişimini sürdüren insan, bu özelliğinden dolayı diğer dört ayaklı hayvanların hiçbirinde gözlenmeyen varis hastalığının da yegane sahibi olmuştur.

Hastalığın ilk olarak Antik Mısır papirüslerinde tanımlandığı biliyoruz. MÖ 1550 yıllarında yazılan ve ancak MS 1800'lerin ikinci yarısında tanımlanan Ebers Papirüsü'nde, pek çok sağlık sorunundan olduğu gibi varis hastalığından da bahsediliyor. Bizim coğrafyamızda ise varis hastalığı yine aynı tarihlerde, Yeniçerilerin kullandığı "Ordu Bozan" tüfeklerine benzetilerek halk arasında "Ordu Bozan" adıyla anılmaya başlanıyor.

1800'lü yıllarda, tıp alanındaki gelişmelerle birlikte varis hastalığının tedavisi konusunda da önemli adımlar atılıyor. Günümüzde de hem tıbbi amaçlı girişimlerde hem de estetik tedavilerde kullanılmakta olan skleroterapi (halk arasında bilinen adı ile köpük tedavisi) 18. yüzyılda varis için kullanılmaya başlanıyor. 19. yüzyılda sağlıkla ilgili her alanda olduğu gibi varis alanında da cerrahi tedavi yöntemleri ivme kazanıyor. Özellikle bu dönemde öğrenilen damar anatomisi ile varis ameliyatları yapılmaya başlanıyor ve cerrahi tedavi,yüzyılın ikinci yarısında varis hastalığının en önemli tedavi yöntemi haline geliyor. Bacaktaki sorunlu damarların tamiri, vücuttan çıkarılması veya bağlanarak devre dışı bırakılmasına yönelik işlemler, bu dönemde en sık uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri olarak tıp tarihindeki yerlerini alıyor.

Milenyum ile birlikte, teknik ve teknolojik ilerlemelere paralel olarak sağlık alanında da pek çok gelişme kaydediliyor. 19. yüzyılın eğilimi olan cerrahi tedavi yöntemlerinin yerini, insan vücudunun bütünlüğünü bozmadan veya en az şekilde bozarak yapılabilecek tedavi yöntemleri almaya başlıyor. Varis tedavisi de bu eğilimle birlikte oldukça mesafe kat ediyor. Ameliyatın yerini, damara sadece bir iğne deliğinden ulaşılarak uygulanabilen tedavi yöntemleri almaya başlıyor.

Günümüzde cerrahi tedavi yöntemleri neredeyse uygulanmaz hale gelirken bu süreçte sorunlu, varisleşmiş toplardamarlar (kronolojik sıra ile) önce lazer, sonra radyofrekans ve son olarak da yapıştırıcı yöntemlerle tedavi edilebilir hale gelmiş bulunuyor."

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Oyun mu oynuyoruz burada?

Oyun mu oynuyoruz burada?

Dünya çok ciddi bir dijital dönüşüm içerisinde. Perde açılırken senaryonun değiştiği bir dünyada yaşıyoruz. Bilgi her yirmi dokuz saatte ikiye katlanıyor. Y ve Z kuşakları okumaktan ziyade görsel öğretinin çok daha etkili olduğu nesiller. Dolayısıyla verinin logaritmik olarak artışı, eğitim sürecinde yepyeni tekniklerin uygulanmasına ve gereksinimlere yol açıyor.

Oyun, tüm toplumlarda, her yaş gurubu için, duyulduğunda herkesi gülümseten, içini pır pır ettiren, motivasyonu yüksek, kelime olarak da son derece yakışıklı bir kelimedir.

Oyun çok küçük yaşlarımızda hayatımıza “aç bakayım ağzını uçak geliyor “diyerek bizi uçak pisti olduğumuza inandırmayla başlamadı mı? : ) Hangimiz bu ve daha nice oyunlara kanarak büyümedik mi?

Oyunlaştırma ise oyunla çok karıştırılan, işin içinde ciddiyetsizlik ve sadece eğlence olduğu yanılgısı olan bir kavram. Oysa ki bu, tamamen yanlış ve ön yargılı bir yaklaşımdır.

Bir kere en basit oyunda bile, birlikte takım olabilme, strateji üretebilme, takımdaş olup olmadığını görebilme ve kaybetmenin olgunluğunu gösterebilme gibi hiçbir başka kurguda olmayan inanılmaz değerde öğretiler vardır.

Oyunun, böyle ciddiyetin karşıtı otoritenin buz kırıcısı misali algılanmasının sebepleri geçmişten gelen deyimler ve bizi azarlamaya yönelik söylemlerdir.

- Ciddi bir şey bu oyun değil!

- Evladım oyun mu oynuyoruz burada?

- Yemeğinle oynama da ye.

- Buğday ile koyun gerisi oyun!

Ama diğer taraftan “yenilen pehlivan oyuna doymaz“ gibi çok da güzel ve kendimizi geliştirmeye yönelik harika bir atasözümüzde vardır ki, oyununun insanları nasıl motive edebileceği, içimizdeki mücadeleci tarafları ortaya çıkarabileceği, rekabeti kuvvetli motivasyonla kızıştırabileceği ve sürdürülebilir hikayeler yaratabileceği konusunda bize ipuçları verir.

Peki oyunlaştırma (Gamification) tam olarak nedir? Oyunlaştırma her şeyden önce “oyun” değildir. Ancak oyunlarda kullanılan ödüllendirme sistemleri ve rekabet unsurlarını, dijital oyun tasarım tekniklerini de kullanarak iş dünyası başta olmak üzere oyun dışı unsurlara dahil edip, onları etkileşimli ve cazip hale getirmektir.

Oyun ve oyunlaştırma keyif ve kişisel haz noktasında aynı duyguyu veren ama amaçları itibarıyla birbirinden tamamen farklı iki kavram. Oyunlaştırma oyun oynama duygusunu harekete geçirmedeki motivasyonu kullanma amacıyla yapılmış bilinçli bir kurgudur. En genel anlamı ile oyun tasarımı tekniklerini oyun dışı alanlara taşımaktır. Oyunlaştırmanın çok uzun olmayan süresi ve hedefi eğlenceden daha çok bir iş niteliği kazandırma ve/veya ortaya çıkarmadır.

Google trends araştırması yapıldığında bu kavramın 2010 yılında dünyada duyulmaya başladığını ve sonrasında her yıl artan bir ivmeyle kullanılmaya devam ettiğini görüyoruz.

Geleneksel motivasyon unsurlarının günümüz dünyasında geçerliliğinin kalmadığı bir süredir yayınlanan iş dünyası ve kişisel gelişim kitaplarında vurgulandığı gibi, yapılan bilimsel araştırmalarla da kanıtlanıyor. Herhangi bir unsuru oyunlaştırmak, ona karşı olan algıyı değiştirerek içsel bir tetikleme yaratıyor ve bu da onu daha cazip hale getiriyor.

Oyunlarda kullanılan seviye, rütbe, ödül gibi motive edici ve rekabete yöneltici unsurlar; oyunla ilgisi olmayan internet siteleri, sosyal medya, yazılım ve iş dünyası alanlarında ve eğitimlerinde artık sıkça uygulanıyor.

Oyunlaştırma, şirketiniz için belirlediğiniz hedeflere ulaşmanızda yol gösterici yepyeni bir iş aracıdır. Küçük işletmeler, daha çok bu teknolojiyi büyük işletmelerin kullanabileceklerini düşündükleri için oyunlaştırmadan uzun süredir çekiniyorlardı. Halbuki oyunlaştırma, küçük işletmelerin büyük markalarla rekabet etmelerine izin veren yenilikçi programlar oluşturmak için kolayca uygulayabilecekleri bir araç.

Oyunlaştırmadan önce oyunların neden motive edici olduklarını analiz etmek gerekir.

Oyunların bu özelliklerini 4 ana grupta toplayabiliriz:

1.Başarı duygusu
2.Rekabet
3.Eğlence
4.Kontrollülük

Bu özellikleri saydıktan sonra, oyunların bu özelliklerini iş hayatına veya başka alanlara uygulayarak, katılımcıların başarma motivasyonlarını artırmanın nasıl gerçekleşeceğini iyi kurgulamak gerekiyor.

Yeni nesil, yani Z jenerasyonu olarak adlandırılan son nesil, dijital yerli olarak dünyaya geldi. Oyun oynayarak büyüyen, 8-10 yaşlarında cep telefonu kullanmaya başlayan, özgürlüğüne düşkün bir nesil şu an iş dünyasının içinde ve kariyer basamaklarını yavaş yavaş çıkıyorlar.

Y jenerasyonu ise yaratıcılığını ortaya koymaktan hoşlanan, uygulayarak öğrenmeye yatkın bir nesil olarak, onların yöneticisi pozisyonundalar. Şimdi bu iki jenerasyon bir arada öğrenmek, çalışmak, takım olmak ve en önemlisi şirket hedeflerine birlikte aynı motivasyonla koşmak durumundalar. Bu nedenle şirketlerin, artık son iki jenerasyonun ortak noktası olan oyunlaştırmayı, bir iş davranışını öğretirken, yeni bir sistemi aktarırken, eğitimlerde kullanmaları kaçınılmaz bir yöntem olarak karşımıza çıkmakta.

Bu gerçekten yola çıkarak biz de son bir yıldır eğitimlerimizi oyunlaştırma şeklinde uyguluyoruz. Eğitimlerde molaya çıkmak istemeyen, eğitim bitince üzülen katılımcıları ve geri dönüşleri görmek her geçen gün bu konuda aldığımız kararın doğruluğunu teyit ediyor. Tabii eğitim verimlilik raporlarında bunun olumlu sonuçlarını görmek de muhteşem. Yaşı, konumu ne olursa olsun oyunlaştırma herkesin favorisi oluyor her geçen gün.

Herkes oyun sever. Meşhur biz söz var. ”Yaşlandığımız için oyun oynamayı bırakmıyoruz oyun oynamayı bıraktığımız için yaşlanıyoruz”.

Oyun artık hayatımızın çok farklı alanlarında da karşımıza çıkacak. Dünyada insanların %25 i oyun oynuyor. Türkiye de bu oran %28. Akıllı telefonu olup hiç oyun indirmemiş insan var mı? Bir sorun etrafınıza derim.

Ülkemizde henüz yok ama dünyada artık açık havada da oyun hayatın önemli bir parçası haline dönüşüyor. Mesela biliyor musunuz Almanya’ da yayalar kırmızı ışıkta karşıdaki yaya ile Ping-Pong oynayabiliyor. Malum yeşil yanınca oyun son buluyor. Amaç kırmızı ışıkta beklerken bu sürenin daha keyifli ve katlanabilir hale dönüşmesi.

Piyano basamaklarını biliyorsunuzdur. Sosyal medyada çokça yer aldı. Her basamağa yerleştirilmiş notalar sayesinde insanlar kendi melodilerini basamaklarda inip çıkarak oynayabiliyorlar. Sporu eğlenceli ve çekici hale getirmek için çok güzel bir başka örnek.

İngiltere ‘de Reading Belediyesi’nin uygulaması da çok güzel ve yaratıcı mesela. Şehir kartınızı otobüs duraklarına okutarak ne kadar yürüdüğünüzü ve ne kadar kalori harcadığınızı görebiliyorsunuz.

En çok hoşuma giden örneklerden biri de bir restoranda bahşiş kutusunun üstünde bulunan yazıydı. Bahşiş kutusunu aşçı ve garson olarak ikiye bölen restoran sahibi, kutunun üzerine safını belli et yazarak, gerçekten çok yaratıcı ve oyunu ön plana çıkaran bir uygulama yaratma yoluna gitmişti. Bunun gibi o kadar çok örnek var ki!

Biz de “Oyun mu oynuyoruz burada?” diyenlere “evet eğitimi oyunlaştırıyoruz” diyoruz.

Teknoloji ile oyunu ayrı düşünemediğimiz gibi iş eğitimlerinde de öğretileri oyunlaştırma yöntemi ile yapmayan eğitimciler bir süre sonra pek tercih edilmeyecekleri gibi işletmeler de iletişim ve aktarım sorununu daha fazla yaşayacaklardır.

16 Temmuz 2018 Pazartesi

Milenyum kuşağı yaptığı işte anlam arıyor

Milenyum kuşağı yaptığı işte anlam arıyor

Best Workplaces for Millennials araştırmasına göre, yaptığı işte anlam bulamayan Y nesli çalışanlarının sadece yüzde 29’u verimli olabiliyor. Araştırma bulguları, bu kuşağın iş değiştirme olasılığının diğer nesillere göre 3 kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

Y kuşağının çalışma hayatındaki etkisinin arttığı, şeffaflığın giderek yaygınlaştığı dijital bir dünyada yaşıyoruz. Daha üretken, daha verimli ve daha keyifli bir iş deneyimi yaşamak isteyen bu neslin işe bakış açılarını analiz etmek üzere “Best Workplaces for Millennials” araştırmasını gerçekleştiren Great Place to Work Enstitüsü, analiz sonuçlarını açıkladı. İşlerinde yaşadıkları fiziksel, duygusal, profesyonel ve finansal durumlar dahil olmak üzere her gelişmeyi hayatlarının tümünü etkileyen bütüncül bir deneyim olarak gören bu nesil, sözlerden çok yaşadıkları tecrübelere itibar ediyor.

Samimiyeti deneyimlediklerinde 8 kat daha verimliler

Küresel çapta 400 bin Y kuşağı çalışanının dahil edildiği araştırmada, çalışanlar arasında eşitliğin sağlanmasında belirleyici bir faktör olan güven duygusunun Y kuşağını daha fazla etkilediği ortaya çıktı. Araştırmadan elde edilen bilgilere göre, Y kuşağı için deneyimler, onlara verilen unvanlardan ve sözlerden daha inandırıcı. Bu nesil, yöneticilerin iş-hayat dengesinden bahsetmelerinden ya da yönetimin şeffaflığından söz etmelerini değil, bu değerleri günlük çalışma deneyimlerinde görmeyi talep ediyor. Bu taleplerin karşılandığı iş yerlerinde Y kuşağı, çeviklik ve yenilikçilik konularında 8 kat daha verimli oluyor.

Yüzde 60’ı yeni bir iş arıyor, yüzde 21’i bir sene içinde işini değiştiriyor

Araştırmadan elde edilen verilere göre, yaptıkları işte anlam bulamayan Y kuşağı çalışanlarının yüzde 60’ı yeni bir iş fırsatı arıyor, yüzde 21’i bir sene içinde işini değiştiriyor. Bu jenerasyonu anlayamamak önemli bir iş gücü kaybına neden olurken, bu nesle yönelik strateji belirlemeyen işletmeler, yenilikçiliği ve dinamizmi kaybetme riski ile yüzleşmek durumunda. Araştırma sonuçlarına göre bu durum, şirketler için ekonomik yönden tehdit edici bir unsur.

Güven duygusu varsa yüzde 89’u çalıştığı şirkette kalmayı planlıyor

Yüksek güven kültürünün tüm jenerasyonlar üzerinde olumlu bir etkisi olduğuna ancak bu etkiyi Y kuşağında daha yüksek seviyede gözlemlediklerine dikkat çeken Great Place to Work Türkiye Genel Müdürü Eyüp Toprak, araştırmaya ilişkin şunları aktardı: “Güven kültürünü inşa eden işletmelerde çalışan Y kuşağının yüzde 89'u çalıştıkları şirketlerde uzun sure kalmayı planlıyor. Bu nesil iş yerinde faydalı olmak, işlerine değer katmak eğiliminde. Araştırmamız bir fark yarattığını düşünen bu kuşağın, diğer çalışma arkadaşlarına göre mevcut iş yerinde 19 kat daha uzun bir gelecek planladıklarını gösteriyor.”

Yaz aylarının vücudumuza olan yansımaları

Yaz aylarının vücudumuza olan yansımaları

Yaz tatili yapmayı bir sene boyunca bekledik ve sonunda özlediğimiz aylar geldi. Yaz aylarının vücudumuza olan yansımaları nasıl olur? 

Ankara HLC Tıp Merkezi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahı Op. Dr. Özerk Demiralp, 3 basamakta yaza hazırlanma sırlarını anlattı.

Botoks

Yaz aylarında vücudumuzun nem dengesinin değişmesiyle özellikle yüzümüzde kuruma ve buna bağlı ince kırışıklıklarda artma gözlenir. Stabil kırışıklıkların oluşması, yüzde 75 oranında güneş ışınları, yüzde 25 oranında da yaşlanma nedeniyle oluşur. Güneşten sakınmak için gözlerimizi kısmamız ise bu etkiyi arttırarak özellikle "Kazayağı" adı verilen gözümüzün dış kısımlarında dinamik kırışıklıklara neden olur. Yaz aylarında güneş etkisini iyice göstermeden doğallığınızı koruyacak ölçüde yapılacak olan bu işlemle hem güneşin neden olduğu kırışıklıkların oluşmasını ve derinleşmesini engellemiş hem de daha genç bir görünüm elde etmiş olursunuz.

Nem dengesinin oluşturulması

Bir diğer önemli nokta ise yüzümüzün yaz aylarında yeterince nemli kalmasını sağlayabilmektir. Bunun en etkili yöntemi ise "PRP"adı verilen kök hücre tedavisi ya da mezoterapi uygulamalarıdır. Yaz boyunca, nemlendirici kremlerin en az 50 faktörlü güneşten koruyucu kremler ile birlikte kullanılması, bu tedavilerin etkinliğini arttıracaktır.

Antioksidanlar ve vitaminler

Antioksidanlar cildimizi hem korur hem de tamir mekanizmaları sayesinde onarıma katkıda bulunur. A,C ve E vitamininden zengin yiyecekler, selenyum ve koenzim q10 kırışıklıkları azaltır, güneş yanığı olma ve cilt kanseri oluşma ihtimalini azaltır.

Peki, geç kalmışsak ne olacak?

Göz çevresi kırışıklıkları özellikle göz kapağında oluşmuş ise alt veya üst göz kapağı ameliyatları bu bölgelerin daha genç ve diri olmasını sağlayabilir. Kaşlar arasında oluşmuş olan derin çizgiler botoksun yanısıra dolgu uygulamaları ile giderilebilir.

Güneşten nasıl korunmalı? Uzmanlardan 10 pratik öneri!

Güneşten nasıl korunmalı? Uzmanlardan 10 pratik öneri!

Sebamed uzmanları, "Kullandığım makyaj ürünü SPF'li, güneş kremi de sürmeli miyim?", "Geçen yıldan kalan güneş kremini kullanabilir miyim?" gibi herkesin aklını meşgul eden soruların yanıtlarını veriyor.

Artık yaz kapıda, güneş daha sık yüzünü gösterir oldu. Güneş ışınları kendimizi daha iyi hissetmemizi sağlayan serotonin salgılanmasını ve vücudumuzda D vitamini üretimini sağlıyor. Ancak bununla birlikte güneşten korunmanın da bir o kadar önemli olduğu su götürmez bir gerçek. Her mevsim, özellikle de yaz günlerinde güneş koruyucu kullanmamız gerektiğini, güneşten yayılan UVA ve UVB ışınlarının sadece cildi yaşlandırmakla kalmayıp cilde leke ve yanıklar gibi daha ciddi zararlar da verdiğini, bu yüzden de güneş koruyucularının günlük bakım rutinimizin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini artık hepimiz biliyoruz.

Peki günlük hayatımızda güneş kremi kullanırken nelere dikkat etmeliyiz? İste Sebamed uzmanlarından hayatınızı kolaylaştıracak 10 tavsiye.

  • Haftada 2-3 defa 10-15'er dakika sadece elinizin üzeri bile güneş görse, gerekli D vitamini sentezi için yeterlidir. Bu düşünce ile fazla güneş ışınına maruz kalmaktan kaçının. Fazlası yarar değil zarar olarak cildinize yansır.
  • Güneş koruyucunuzu giyinmeden önce uygulayın. Giyindikten sonra, kollarınız, ayak bilekleriniz ve dekolteniz gibi güneşe maruz kalan kimi noktalarda uygulamada zorlanabilirsiniz.
  • Güneş ışınlarının yaklaşık %90'ı ince bulutlardan geçebilir. Bu nedenle sadece güneşli günlerde değil, bulutlu havalarda da güneş kremi kullanın.
  • Cildin çevresel etkilere karşı koruyucu doğal bir koruyucu tabakası bulunuyor. pH değeri 5.5 olan bu doğal tabakanın sağlıklı kalması için aynı pH değerine sahip ürünler kullanılmalı. Bu nedenle kullandığımız güneş kremlerinin de pH değeri 5.5 olmalı. Sebamed Sun Care serisi yüksek etkili UVA/UVB filtre sistemi ve E vitamini ile birlikte, güneşin zararlı ışınlarına ve tahrişe karşı koruma sağlar ve pH 5.5 değeri sayesinde, cildin doğal yapısını korur.
  • Fondötenler, BB kremler gibi bazı makyaj ürünleri SPF'li olsa da yine de güneş kremi kullanmayı ihmal etmeyin.
  • Eski güneş kremlerini kullanmayın. Güneş kremlerinin ömrü bir yıldır. Bir yıl sonunda etkileri azalır. Bu sebeple her yıl yeni bir güneş kremi alın.
  • Gün içinde çok terliyorsanız, sadece plajda değil günlük hayatınızda da suya dayanıklı güneş kremlerini kullanmayı tercih edin.
  • Yaz günlerinde çantanızda her zaman güneş kremi bulundurun. Arada güneş kreminizi tazelemeniz gerekebilir.
  • Kar, kuma göre 5 kat, denize göreyse 3 kat daha fazla güneş ışınlarını yansıtır. Bu nedenle sadece yazın değil 4 mevsim güneşten korunmak gereklidir.
  • Güneş kremini uyguladıktan sonra dışarı çıkmadan en az 20 dakika bekleyin. Kremin etkisini göstermesi için zamana ihtiyacı var.

Artık güneşli günlerin tadını çıkarmaya hazırsınız!